|
G!k
* Gök*köG gen : öt.ük ~ gen / gin / yin / can : at.ok * evrensel belgülerin kutsal okuma (dua) biçiminde içine id+okuñ olup id.okh-khu @ kod’lanmış bulunduğu öz; can : at.ok > genetik > gr. genesis, genetikos ~ eur. genitive / genetic; Bkz: öng : gin; ör.gen.ök
gök : ağan
& (gö)k : indi
* Gök*köG
gök : bulut * bulutsu uzak yıldız topluluğu; eng. nebula; rus. tumannost; Bkz: Gök*köG : ot.ış
gök*khan * gök ış.ım.ebi (semavî ~ mavi) tenli tengri gök*oğhan’dan oğh (ulu akıl) im-mi’nin okh im-mi’ne dönüşümüyle gök khan; Boğha Tarkhan Oğhuz Khan(ım) (obuğa ve abağa oturan or (altın) kanlı boğa{ç} han(ım); bağatur Boğa Tarkan Oğhuz Han(ım))’ın kendilerine altın yay & gümüş (boz) ok vererek gönderdiği ebe+ergin (ev ergini > virjin) kızları Gün, Ay, Yıldız ile Gök, Dağ, Deniz Han(ım)’lardan Gök Khan(ım), sonradan ataerkilleştirilmiş söylenceye göre oğlu Gök Han; gök*oğhan’dan ön ünlü daralmasıyla tr. kağan > pers. cihan (dünya, âlem) & cihan+g+er ~ cihangir; ibran. cohen; eur. özad. Cohen; ar. kâhin; Bkz: gök*oğhan ▼ ; oğh.us ~ oğh.uz; [ B.Ğh.A : T.R.Kh.N ] Gök*köG Bitşik : öt.ür.ük.ng : il.üng.oğh-ğhu.nda G(eb(!)be)G : oğh-ğhu.iç-çe ~ göbek : hece > “gög ebe göbeg öbeg gebe bebe; (g)el bebek, gül bebek” ya da “gelebeg > kelebek”; g!k, ç!k, –cik, –çük > eur. “tch, tch!”; “cl!ck”; click, clock! (o’clock, saat çik-çak / tik-tak)’ları; G. Afrikadaki okh-khu.ng : uç.oğh.us+an > khoisan ~ kuşhan dil g+öbeği’nin damak şaklatan kon.(ver : ses). uç.um (converse, conversation; mükâleme) biçimi; Bkz: gök : bitik; Gök*köG : oğh-ğhu.iç-çe ▼; yeni
Gök*köG
Bitşik : (y(ay).ış.am
/ et.ür.ük & öt.ür.ük) Ana Dil * Bu terim, günümüzde konuşulan dillerin
hangi ağzına / lehçesine çevrilirse çevrilsin, salt “Türkçe” demeye gelir. Bunun nedeni
içerdiği anlamın, bir zamanlar tam olarak belirttiği ve kullanıldığı üzere
kuşlar, sürüngenler & memeli ırklar da işin içinde olmak üzere, etten ve kandan
oluşup, ses veren, ötüşen & konuşan yaratıkların bütün soylarını bir öbekte
toplamaktan çok, yeryüzünde belirli bir tek ulusu tanımlayacak biçimde
kısıtlanmış olmasıdır;
{Gök}.ap.ol : ış.(ot.oğh) : (oğh).uz.(am) : y(ay).ebe.k{öG} ~ uz.(am) : y(ay).eb.ök ~ zeybek * Gök*köG ışık otağlarının / şatolarının o ulu uzam yayı’nda yay öbek olmayı (yayılmayı & öbeklenmeyi) denetleyen ebe / ana bekçi, kollukçu güçler; > gr. polis, kent, politēs, yurttaş ~ politeia; lat. polºtºa, devlet; fr. policie, cıbıl (civil ~ sivil) örgüt; ger. polizei ~ eng. police; Bkz: uç.ob.an
Gök.(eb*be).köG
*
Gök.(ebe).köG ~
gök+ebe 1. doğuran gök
tengri+iç-çe & tengri+iç-çe gök’ün
evi; ğhu (eb-be) oğh *
gök evi’nin ebelik
yapması & bebe+oğh ~ bebek (ok / cücok) doğurması; göbek;
göbekteki bebeye gök ebeliği;
gebe dişi; (oğ)h.(uz).am : ile > ar. hâmil+e /
hâmî; doğ(ur)um / doğum olma işi, gebe’lik ür.et.işi &
ür.üng.ü > ger. geb+urt / geb+orn;
eng.
in contradiction:
“as
I work better, my
(pay)
gets (beter) > my (share of the pie) gets (worse)”; tr.er.ob. y(ay)).er+er ~ el.ob.er+el
* er erden; el elden ob yerdir (yukarıdadır / üstündür);
man / person / hand over the [place of] other man / person / hand
> ger. eroberer, the conqueror # eng. robber;
tr. khan : kıran.er ~ kan : kırar
> eng. conqueror, alagan / algan;
Gök*köG : eb.er : öt.üş * Bkz: eb.er.öt.üş : ing.(ök) : er.iç-çe Gök*köG : er+en * Bkz: G(r(φ)e)K > Grek Gök*köG : ing.ök * 1. gökten inmiş / göksel ana, id.oğh ~ iduk ana & akıl; bu töreye göre örgütlenmiş sürüler & toplulukların yöneticisi > masr. hathor; gr. hera, iñek bedenli / iñek yüzlü / iñek gözlü olarak betimlenen tengri+(i)ç-çe’ler; 2. göksel ana’nın yer yüzüne indirdiği iñek (ingek ~ inek) türü; hind. kutsal inek kavramının kög : ingi ~ kökeni; eng. holy cow; fr. la vache sacrée; Bkz: [ Mutfağın Namusu ]; ök.ör : nom(u) Gök*köG : ob.(oğh.uz : am.(y(ay)).eb.er : gin * 1. Gök*köG uzam / uzam+an’ın bağ / bah{çe}bozum yerinde Amay Ana’nın ebe ergin oğhuz / okhuz canlarınca su verilip yetişen, kökleri yayılan biber+cin geni / cini / canı; ot.or.am : ob.ot+an : ür.ük.üngü (tarım & botanik ürüngü); gök+kambur ot > eng. cuc+umber; Bkz: Gök*köG : ot & Gök*köG : ür.ük.ot ▼; 2. Gök*köG : ob.(oğh.uç) : oğh. (uz)+an * Gök*köG {üligi} bağ & bahçelerin bağbozan boğa uçlu (boynuzlu) oğhuz bahçıvan oğhanı (tengrisi) > gr. bacchus ~ lat. dionysos; Bkz: ebe : er.gin; (oğh)-ğhu. (e)b(e).er+gin; al(ma : am)la Gök*köG : oğh-ğhu.iç-çe * Gök*köG Bitşik okuma’da iççe çekilen s-s.ol : oğh-ğhu.ng (ses oluğu soluğun) “hu! hu!” diye dışa çıkan bilinç ecesi im’ler > tr. hece; aşkın erk alanının (transandantal enerji kafesinin) dışavurum ‘kod’ları; ‘kadîm’ çağlara has anlayış / kavrayış çerçevesinde tanrılar & tanrıçalar görüntüsünde özgün modeller (arşetipler) olarak ortaya çıkarak, yaşamın daha kılgın alt ögelerinde iletişime yansıyan, düşünülen ya da dile getirilen birimler; “Bu nedenle Türk Dili’nin kök heceleri yaratılış – var oluş gerçeğinin imleri, ya da Kozmik Bilinç kodlarının alt & üst bilincimizdeki imgesel yansımalarıdır. –Hülya Akdoğan, 1997”; [Middle English sillable, from Anglo-Norman, alteration of Old French sillabe, from Latin syllaba, from Greek sullab¶, from sullabein, second aorist of sullam-banein, to combine in pronunciation : sun-, syn- + lambanein, to take –AHD.]; ► “Bu adların şekli’ni heceler yardımıyla değişik kılmak mümkündür. Böyle yapınca işten anlamayan biri, birbirinin aynı oldukları halde, onları başka başka şeyler sanır... Adlardan anlayan ... adların tesirini, değerini göz önünde tutar ve bir harfin eklenmesi, yahut yerini değiştirmesi, yahut atılması, hatta adın değerinin büsbütün başka harflerle anlatılmış olması, onu aldatamaz... İlk konulan adların, onları gösterişli kılmak isteyenlerin elinde, tanınmaz bir şekil aldıklarını bilmiyor musun? Kulağa hoş gelmesi için harfler eklediler, yahut çıkardılar; güzelleştirme isteği ile zaman, kelimeleri eğip bükerek kılıktan kılığa soktu... –Eflatun; Kratylos, çev.: Suat Baydur, MEB Batı Klasikleri 37, İstanbul 1989, s. 31-32, 66”; “Eski Bizans Rumcası ve Yunancanın Türkçe sözcüklerin sonuna +os / +is gibi ekler getirerek yunancalaştırdığı bilinen bir gerçektir ‒Gülensoy, Tuncer, Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, 2 cilt, TDK, Ankara 2011, s. 108”. Bkz: [ Gök Heceler ]; [ Öz’ün Işığını Arayan Er ]; oğh-ğhu : iç-çe; [ Büyük Sentez ]; Grek
(Gök*köG
: oğh.uz.am.er)+en ya da al(ma:am)la :
id.eb.er+en : (yaratan / tanrı) kut deveran(ın)
dev ebe er+en(ler)i; daha sonraları hintçe’de deva(e)s diye
bilinirler; (id).eb.er+en ya da
id.eb.erler Gök*köG : ot * gök-yer ekimi g(ekki)g ~ kekik otu; bot. thymus (labiatae) türlerine verilen genel ad; gr. thumon ~ lat. thymum > eur. thymian; thym+e; Bkz: ob.ot+an : (ür).ük
Gök*köG : ot.ış *
1. Gök*köG
uzam / uzam+an’ın & Gök tengri yı(&)la köG tengr+iç-çe’nin (Amay
Ana’nın) sıcak ışınımı / ışığı / ateşi & aydınlanma ötüşü; bu ışınımı / ateşi &
ötüşü soğuran & gök (tengri)’ten kög (yer)’e düşen kut taş;
or.okh-khu.ng &
or.ng.okh-khu &
okh-khu : or.ng
yazılımında k.ö.G imlerinin B.o/u.kh ~ g olarak aktarımıyla >
tr. Bektaş / +î; köG : tengri anlamında >
hint.
Buddha, one who has achieved a state of perfect spiritual enlightenment
in accord with the teachings of Buddha (Siddhartha Gautama, the Indian mystic
and founder of Buddhism); hung. Buda+pest (Macaristan), köG+yurt; pol.
Bog, (köG) tengri; Bog+am.er ~ Bogomil, (köG) tengri & tengr+iç-çe’nin
sevgili kulu;
Gök*köG : ür.ük.ot * 1. Gök tengri yı(&)la köG tengr+iç-çe’nin (Amay Ana’nın) yetiştirdiği ürükü (ırkı / ürünü) göğerik (göğe bakan / kızarık) kök otu; tr. ot.uç : y(ay).ap.or.okh (taç yaprak)’ları eski türk töresinde ere varan (erik) kızın kuş+andığı kız ol ~ kızıl gelinliği andıran gelincik iç-çe : çük’ü (erkek döllenme örgeni kendi içinde olan küçük tengriççe / ece çiçeki); 2. gök.ür.ük : ot; kızıl taç yaprakları horoz ibiğini andırdığı için gök.ür.ük ~ kukurik : ot (horoz otu); r ~ l dönüşümü > fr. coquelicot; eng. poppy, gelincik; Bkz: Gök*köG : ob.(oğh.uz; o+t.ür.ük gök*oğhan * 1. gök ış.ım.ebi (semavî ~ mavi) kanlı & tenli tengri; “her ulus kurulurken Gök Teñri bir altın ışık biçiminde yer yüzüne inerek o ulusu kendi ruhunun soluğu ve ışığının dölleyici gücüyle kutlu kılardı –Gökalp, Ziya, Türkçülüğün Esasları; İnkilâp & Aka, İst. 1978, s.151”; ► “Côte des Esclaves’da yaşayan Yorubalar, Olorum (sözcük anlamı “Gökyüzü’nün sahibi”) olarak adlandırılan bir Gök Tanrısı’na inanırlar: Tanrı, dünyayı yaratmaya giriştikten sonra, bu işin tamamlanmasını ve yönetimini daha alt düzeyde bir Tanrı olan Obatala’ya bırakır. Kendisine gelince, o dünya ve insanla ilgili işlerden kesinlikle uzaklaşır; deus otiosus {latince : yansız, ilgisiz tengri ‒DT} haline gelen bu Yüce Tanrı’nın ne tapınağı vardır, ne heykeli, ne de rahipleri. Bununla birlikte, bir felaket olduğu zaman en son çare olarak ona başvurulur. –Eliade, Mircea, Mitlerin Özellikleri, çev. Sema Rifat; Alfa Mitoloji, İstanbul 2016, s. 131 v.d.”; Bkz: oğh.us ~ oğh.uz; gök*khan; ış.oğh.uz; [ B.Ğh.A : T.R.Kh.N ] gök*kuş ~ kaknus * Bkz: kaknus ~ gök*kuş; k(ö/ü)l : tigin; altın kaknus; kaknus, çizim / graphics; [ oğh.uç : öt.ür.ük.iç-çe ] gün ~ kün * Açıklama düzenleniyor
G(r(φ)e)K
> Grek
* 1. Anadolu’da sömürdükleri okh : y(ay)+an (ok-yay(lar)
> gr.
İon) varlığından ötürü bizde “yabannas ~ yavanna / yunan” diye bilinen, am :
ma adı aslında Gök*köG : er+en ya da gök : eren
olan boyların, Gök*köG :
im-mi içine, günümüze uyan bir anlayışa göre de, sarmal dna
kodları içine damgalanmış olan giysi miysi * Bkz: oğh.(uz.am.(y(ay).er : at.okh.ng).iy-ye.üç-çü / iç-çi.
gök : am.er+on : can * gök ana
tengri+iç-çe’ye bağlı oymaklardan am.er+on (deniz kıyısında yerleşik &
denizci) can’lar; sescil evrede r ~ l
dönüşümüyle am.el+on ~ melun : can’lar > eng. melungeons;
Gök* köG
im-mi içine damgalı am gök : ış.(am) : ot.oğh ~ gök.ışım : otağ * Bkz: gök.oğh.uz.am ▼ gök : in.id-di.oğh-ğhu ~ gök induğu * (g)ök+indi ~ ikindi olduğu / gün indiği zaman mavi göğün büründüğü ürüng ~ renk > eur. indigo, çivit rengi, koyu mavi / lâcivert; Bkz: ür.üng
gök.oğh.uz ~ gök : (is.okh.at.am.er).oğh.uz+an * 1. günümüzdeki yanlış okumayla Gagavuz denilen gök : oğh.uz Türkleri; otuz gök ürüngü (ürünü & rengi) tenli gök oğhuz boylarından a. ış.am.er ~ sümer > is.am.er ~ sâmi / semitic; b. is.okh.at ~ iskit; ç ~ t /s dönüşümüyle skoç ~ skot > scot / +tish / scotch; c. sakha @ akhas; d. id.(okh.uz) : oğh.us ~ dokuz oğuz @ sogd+akh; e. et.ür.ük : is.okh+at > etruschi / etruscan (etrüsk can); f. us.er : uç.oğh / is.er : üç.okh > selçük ~ selçik ~ seltik > eur. celt+ique / celt+ic, ttr., ttr... gibi eb.er : ob.oğh.a(m) : el.nda (in the land of europe) yerleşik ulus, boy, oymak, kol & ok’ların her biri > masr. hekakasut; gr. hyksos; Bkz: [G(r(φ)e)K ~ Grek > Pelasg]; ► “Kafkaslardan güneybatıya yönelerek Anadolu’ya giren göç dalgasında R1b’lilerin [protoTürklerin] yanında I1, G1 ve G2’liler de (proto-Çerkesler) vardı. Kafkaslardan Anadolu’ya, oradan Lübnan, Suriye, Mısır, Libya ve Fas yoluyla İber’e geçtiler. Bir kısım akrabalarını bu günkü İsrail ile Mısır arasında bir yerlerde bıraktılar. Yahudilerin içindeki Aşkenazi denen gurubun nüvesini işte bu R1b ve G2’liler oluşturur. Mezar buluntularına göre tarih M. Ö. 4000’lere dayanır –Çataloluk, Osman, Türk’ün Genetik Tarihi, Togan Yayıncılık, İstanbul 2012, s.31”; Bkz: [ Gotlar & Keltler ]; ► ayrıca selçük & seltik (selçuk & celtique) adlarındaki dönüşüm benzeri Saltuklular > Erzurum ve çevresinde kurulmuş bir Türk beyliği & Saltuknâme > Türk dervişi Sarı Saltuk ile ilgili ödkuğlar ~ öyküler söz konusu bu üngsüz ç ~ t /s dönüşümünün ne kerte yaygın olduğunu gösterir; ► tengri Enki’nin büyük tufandan kurtulmasına yardım ettiği Sümer kralı Ziusudra Khan; bu öyküden alınmış ötüş mötüş’ler > gr. muthos. i. Zeus; ii. büyük tufanda yok olmaktan kurtulan Boetia kralı Ogyges, “Hooke, S.H.; Middle Eastern Mythology, Penguin Books, England, 1963, p. 16, 30”; ar. khavm, kavm+iy-ye ~ kavm; eur. tribus, at+tribute; tribe ~ tripe; 2. (gök) : ış / is.(
gök.oğh.uz.am *
otuz gök
ürüngü (ürünü & rengi) tenli gök oğhuz
boylarından guzam; kültürleri yalnızca
Anadolu'da görülebilen bu halkın
özgün damgaları > hebr. Hittim; eur.
Hethiter ~ Hittite olarak çevrimlenmiştir; gök : ış.(am) : ot.oğh ~
gök.ışım :
otağ * gök oğuz ış.am+an (şaman) canların ışıklı /
ısılı şatağı ~ çatağı / otağı / dağı / odası, şatosu > Hattuşaş, İÖ. 20. yüzyılda Hitit
imparatorluğunun başkenti;
gök*tengri * Bkz: gök*oğhan; gök*khan ▲
gök : y(ay).er : or.ışı * 1. gök ile yerin / ök yay (dişil) ilen
ok er (eril)’in
/ ay ile yerin yarılışı & onlar arasındaki ayrılış işi; bu ayrılıştaki or
(altın) ışı(nın) yarılır / yayılır & yararlı oluşu; yaratılış & var oluş & yok
oluş düzeninde yer alan sıraların hayırlı yarışı; y(ay).er : nta @
nta.(y)er > lat. inter- > fr. entre- > eng. inter
(–arası, –arada anlamında kullanılan öntakı); 2. (gö)kh.yer : arşı
> hiyer-arşi * Gök*köG arasındaki ögelere has konum, etki /
yetki, yararlık & önem derecelerinin sırası / sıralaması; üst & ast rütbelerin
düzeni; (ob.or.al.am). okh : or.ış
~ karış, baş parmakla serçe parmak uçları arası (22,5 cm); or.ış.ng ~
arş+ng, arşın, parmak ucundan omuza kadar (68 cm) & bacak arası (adım atma)
uzunluk ölçüsü; bir varsayımın kanıtlanması için yapılan çağrı:
“okh.al.ob (Halep değil, ok kalıbı) oradaysa
or.ış.ng (altın arşın) burada”; özüm öz
et.ür.ük : öt.ür. ük :
(id).eb.er+en, dev ebe erlerin kut
evren (kozmogoni) bilimine özgü bu kavram(lar)dan > gr.
hieroV, hieros, kutsal; hierarkhēs,
baş rahib; hierarkhia, baş rahib yönetimi ~ lat. hierarchia; old fr ~
mid. eng. ierarchie ~ hierarchy; ar. arş ü ferş, gök & yer (yüzü);
arş-ı âlâ / arş-ı âzâm, en yüksek gök katı; silsile-i meratib, dereceler /
rütbeler dizisi; far. ferişte, melek; 3. öt.il.üng : oğh-ğhu :
gök : y(ay).er : or.ışı* til (tongue / lingua)’de hiyerarşi;
gök : y(ay).er : or.ış.ng : at.am-mı / öt.im-mi * 1. gök ile yerin / ök yay (dişil) ilen ok er (eril)’in / ay ile yerin yarılışı & onlar arasındaki ayrılış / ayrışım işinin ötüm imleriyle atımı (yazılışı) / anlatımı; bu hiyerarşik ayrılıştaki or (altın) ışı(nın) yarılır / yayılır & yararlı oluşunun bet+imlenmesi; yaratılış & var oluş & yok oluş düzeninde yer alan sıraların hayırlı yarışının (altın ışınının) tam & tüm olarak yaraşırca yayılması; 2. gök ile yeri ayıran tengri or.ış.ng’ının (arş / taht’ının) & evren katlarının anlatım / ötüm imlerini sıralayan ar iş.ing adı; bu işi yapan kişi+ler > lat. ars; artitus ~ old fr. & mid. eng. art; artisan, artist; ış.ng.at > ar. san’at, sına’at ~ osm. zanaat; ► ayrıca (g)ök : ış.ng : at @ at.ng.ış.ok ~ tanğsuk, şaşılacak, acayip; nefis nesne ya da iş (DLT. III, 382-19, 22) > güncel tr. tansık; ar ~ osm. mu’cize; Bkz: at.okh : ini > gr. tecnh, tekhni, sanat / zanaat & beceri; ış.oğh : eb.il.nçi; ış.ng.at / öt
gök.y(ay).ol.ng : ot.oğh * gök (tengri)’nin yayı; gök’te yayılmış / gök’e yol olan & gök’ü yolan / yalayan yaylak otağ / dağ / oda; Himalaya dağları; ► ger. him+mel (gök) berge; eng. him+alaya(n) mountains, the sky scraping bow & the road to the te(neme)nt of the Sky (god); Bkz: tabgaç; [ Himalaya ]; [ Himalayalar ] G(ök).uç.am.okh.ng+öte & (kö)G.iç.{y(ay)}.er.at.ng+öme * Gök ucuna uçmakın ötesi & yaratılıp ayrılarak (y)aydan yere atılan yay (dişi) yile er+at’ın Kök içine yatıp gömülmesi olgusu; ölümden sonrası için ortadoğu dinlerince olmadık yerlerde aranan, yer yüzündeki konumu için her tür varsayımın üretildiği iki soyut durak; tr. uç.am.oğh & ot.am.oğh ~ uçmak & tamu(ğ); ibr ~ ar. genne adn & gehinnom ~ cenne / aden & cehennem; osm. cennet # cinnet & cehennem; “cennet, cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri / isteyene ver anları, bana seni gerek seni... –Yunus Emre, 13. yy.”; lat. paradisus & infernus; eng. heaven & hell; Bkz: ez-zümer; uç.am
guş
* 1. ulu akıl (evrensel bilinç / ilahî şu(ğ)ur / divine
reason) & yaratıcı güç (kozmik enerji / hâlik-i mutlak / creative force) olan
tengri’nin “ışık [& aşk & şık @ hoş] olsun!..” diye verdiği ış.oğh.
(uz. am) > eng.“shazam!..” buyruğundan, is.öz’ü ile
özdeşleşen @ oğh.ış ~ oğh.uş > guş ~ kuş; kuş dili / hoş dil;
“Benim dilim
guş dilidir... (My language is the language of gosh
{of God, or Turks, or Birds, or @ Light, Love & Reason, i.e. Creation})”
-Yunus Emre, 13 yy.; > fars.
1. gû, söyleyici, söyleyen,
“nâdire-gû, dilcan”;
2. gûş, kulak; işitmek, dinlemek, duymak; 3. âgûş, kucak, sığınılacak
yer; o kuşun idok ışın yeri; Bkz:
idokışıneri;
►“Koehler,
Lorenz, Craig ve Thorpe gibi davranış bilimcilerin hepsi, kuş ötüşünün ilerlemiş
biçimlerindeki ses arılığının, ‘yaratıcılığın’ ve doğaçlamanın, ‘hem
müzik, hem de konuşma yolunda atılan ilk adımlar’ sayılması gerektiğinde
anlaşmaktadırlar. –Koestler, Arthur; The Act of Creation,
Arkana Penguin Books, London, 1964, s.492.”;
►“İnsan
dili ile hayvan iletişim dizgeleri arasındaki ilişkiyle ilgili daha açık bir
irdeleme karşılaştırmalı ırabilimci W. H. Thorpe’un son günlerdeki bir
irdelemesinde görülebilir. Thorpe, insan dışındaki memelilerin insanın sesleri
taklit yeteneğinden yoksun göründüklerini, bunun için de “memelilerin değil,”
(birçoğu önemli oranda bu yeteneğe sahip olan) kuşların, “gerçek anlamda dil
geliştirebilme gücüne sahip olması gereken grup” olmasının beklenebileceğine
dikkat çeker. –Chomsky, Noam, Dil ve Zihin, Çeviri: Ahmet Kocaman;
Ayraç Yayınevi, Ankara, 2002; sayfa 109”; 2. oğhuz kuş * ışık
hanlardan oğh.uz : ış.oğh+an (shoguns; kings & lords or queens & ladies
of light)’ın ot.or+on (toro / torun)larından
am.er.okh : oğh-ğhu ana
karasına göçen oymaklarda olduğu gibi, Orta Asya’da kalanlar arasında, özellikle
24 oğuz boyunun töz / köken tamğha’sı
olarak benimsedikleri kuşlar; oguş > oymak; hısım, akraba (Kaşgarlı Mahmut,
DLT (1072); I : 61); et.ür.ük : oğh.uz kuş > toltek-maya
evrendoğum inancında tanrıların türkuvaz tüğlü
ğhu.ber.cin (haberci
güvercin)’i “quetzal” kuşu;
güvercin * Bkz: [ ğhu+ber ]; ğhubercin; (oğh)-ğhu.(e)b(e). er+gin; guş ▲
34 |