Sümer Serpintisi

İndus vadisi uygarlığı konusunda şimdilik bilinenler diğerlerine oranla az da olsa, oniki sayısını en yüce tanrısal sayı olarak kutsadıklarını; tanrılarını boynuzlu başlıklar giyen insan benzeri varlıklar olarak betimlediklerini ve haç simgesine -- Onikinci Gezegen’in işareti-- çok önem verdiklerini biliyoruz.

Mısır ve İndus’ta ortaya çıkan bu iki uygarlık eğer Sümer kökenli idiyse, yazılı dilleri niçin ayrıdır? Bilimsel yanıt dillerin ayrı olmadığıdır. Bu olgu 1852 gibi erken bir zamanda, Peder Charles Foster The One Primeval Language (Bir İlk Dil) adlı yapıtında, erken Çince ve öbür Uzak Doğu dilleriyle birlikte o dönemde çözümlenmiş olan tüm eski dillerin --sonradan Sümerce olduğu anlaşılan-- bir ilk kaynaktan çıktığını ustaca gösterdiğinde, ortaya konmuştu.

Benzer resim yazıları sadece mantıksal bir rastlantı denebilecek benzer anlamlar taşımakla kalmıyor, aynı katmerli anlamları ve üstelik ortak bir kökeni düşündüren benzer fonetik sesleri de yansıtıyorlardı. Daha yakın günlerde, bilim adamları en eski Mısır yazılarının bile daha önceki bir yazılı gelişimi sezdiren bir dil kullandığını saptamışlardır. Yazılı bir dilin daha önce bir gelişim geçirdiği tek yer ise Sümer ülkesiydi.    

Öyleyse, yazılı tek dil bir nedenle Mezopotamya, Mısır - Hamitik ve Hint - Avrupa dilleri gibi üç ayrı dile dönüşmüş olarak karşımıza çıkıyor. Uzun sürede, uzaklıklar ve coğrafya engelleri yüzünden böylesi bir ayrışma kendiliğinden gelişebilirdi. Ancak Sümer yazıları, Enlil’in bir kez daha önayak olmasıyla tanrıların aldığı danışıklı bir karar sonucunda bu olayın ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Konuyla ilgili Sümer öyküleri Eski Ahit’in ünlü Babil Kulesi öyküsünde yinelenmekte, burada bize “tüm Dünya’nın dilinin tek ve kullandığı sözcüklerin aynı olduğu” anlatılmaktadır. Ne var ki, insanlar Sümer’e yerleştikten, kerpiç yapımını öğrendikten, kentler kurduktan ve yüksek ziggurat’lar (kule tapınaklar) diktikten sonra, kendileri için bir şem1 ve onu fırlatacak bir kule yapmayı tasarladılar. Bundan ötürü “Tanrı Dünya’nın dilini karıştırdı.”

Çamurlu suların altından Mısır’ın amaçlanmışça yükselişi, dil bilimsel kanıtlar, Sümer söylenceleri ile dinsel yazılar, İndus ve Mısır gibi uydu nitelikli iki uygarlığın rastgele ortaya çıkmadıkları konusunda vardığımız kanıyı desteklemektedir. Tersine, bunlar Nefilim2’lerin kesin kararı sonucu tasarlanıp ortaya çıkarılmışlardı.

Sitchin, Zecharia, The 12th Planet, Avon Books, NY, USA, 1978, p. 418-420.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------

DT. Notlar:

1 şem: Z. Sitchin bunun Sümer dilinde “uzay aracı” anlamına gelen bir sözcük olduğunu açıklamaktadır.

2 Nefilim: Eski Ahit - Genesis 6:4’de sözü edilen, insanlığı gözetleyip yol yordam öğretmesi için tanrı tarafından gönderildiğine inanılan melekler ve onların insan kızları ile birleşmesinden doğan çocukları. Sümer evren biliminde Nibiru (geçiş gezegeni) denen yerin halkı olup, “göklerden gelenler” anlamında Annunnaki, Mısır’da Neter diye anılan bu meleklere, İbranicede de “Tanrı’nın oğulları” ya da “düşmüş melekler” demek olan Nefilimler adı verilmiştir. Bir takım çeviri ve yorumlarda bunların titanlar ve dev yaratıklar olduğu ileri sürülür.


Sümer Dili İle Yakın Bağlar

Sümerlerin kuzeydeki uzak bir anayurttan gelenlerin soyu olduğu düşünülmüştü. Onların çağdaş lehçeler ile dilbilimsel yakınlığının olup olmadığını araştıran Henry Creswicke Rawlinson, adılları belirli biçimde kullanmalarının Asya dil ailesinin öbür herhangi bir türünden çok Moğol ve Mançu dilleri gibi olduğu kanısına varmıştı. O, en saygın iş arkadaşlarından birinin açıkladığına göre, Türkçe, Fince ve Macarca ile yakın bağların bulunduğuna inanmaktaydı.

Sümer dilinde kök sözcüklerin çoğu tek hecelidir. Ancak, çiftçi, sığırtmaç, balıkçı, saban-pulluk süren, dökümcü, demirci, marangoz, sepetçi, dokumacı, saraç, çömlekçi, duvarcı ve hatta çerçi için kullanılan sözlerde olduğu üzere, tarım ve el sanatlarına ilişkin olanlarında çok hecelidir. Bunlar aslında çok uluslu Kara Deniz çanağından güneye doğru yolculukta Mezopotamya’ya getirilmiş ve daha sonra Ubaid’lerden ardılları Sümerlere aktarılmış olabilirlerdi.

Ryan, William & Walter Pitman; Noah’s  Flood – The New Scientific Discoveries About the Event that Changed History; Simon & Schuster, NY, 2000, p. 198-200.

----------------------------------------------------------------------------------------------

DT. Not: İki yüzyılı aşkın süredir sağlam verilere dayanmayan Hint-Avrupa İdeolojisi sorununa, özgün konumlar ve kaynaklar bulmak çabasındaki Batılı araştırmacıların ileri sürdükleri yenilikçi “Karadeniz Çanağı Taşkını” kurgusunun ön-dil ile olan bölümü yukarıda verilmiştir. Orada ileri sürülen varsayım ile ondan yirmi yıl önce aşağıdaki alıntıda C. W. Ceram’ın barbar Semit’ler ile Sümer'lerin ilişkisi üzerine verdiği bilgiyi karşılaştırınız.


Dünyadaki En Eski Kültür

Kuşku duyulmayan bir gerçek şudur: Sümerler, Semitik olmayan, kara saçlı insanlar, –kara-başlı onlar için yazıtlarda kullanılan deyimdir–, Dicle ile Fırat arasındaki büyük çatalağıza (delta’ya) son girenlerdi. Onların gelişinden önce bu topraklara, olasılıkla birbirinden değişik, iki Semitik oymak yerleşmişti. Ancak Sümerler kendileriyle birlikte, bazı temel ögeleri çoktan son biçimlerine erşmiş bulunan üstün bir kültür getirmiş, bunu barbar Semitlere de kabul ettirmişlerdi...

Sümer dili az çok eski Türkçe’ye ya da Turanca’ya benzer. Onlar üzerine bilinenlerin hepsi bu olup, başka herşey salt varsayımdır. Alışageldikleri üzere Tanrılarını dağlarda dururken gösteren, yüksek yerlerden onlara yakaran, dahası bu amaçla da taşındıkları yeni vatanın ovaları üzerinde yapay tepeler oluşturan ya da ziggurat’lar kuran bir halk, görünüşe göre, düz bir ülkeden gelmiş olamazdı. Onlar acaba İran’ın yüksek yaylalarından, hatta doğu ve kuzeye doğru daha ötedeki dağlık Asya ülkesinden çıkmış olabilirler miydi? Bu olasılık, Mezopotamya’da bugüne dek kazısı yapılan en eski Sümer binalarının, doğal olarak yalnızca yoğun ormanlı dağlık yerlerde gelişebilecek bir ahşap yapılaşmanın ilkelelerine göre kurulmuş olmaları gerçeğiyle doğrulanmaktadır.

... Leonard Woolley, Sümer’lerden söz ederken şöyle demektedir: “Onların, ilkel barbarlık içinde debelenip duran bir dünyayı aydınlatan uygarlıkları ilk kıvılcım niteliği taşıyordu. Biz, tüm sanatların köklerinin Yunanistan’da arandığı ve Yunanistan’ın, Olimposlu Zeus’un beyninden tam yetişkin olarak, Pallas gibi fışkırdığının düşünüldüğü evreyi aşmış; o deha çiçeğinin öz suyunu nasıl Lidyalılar ile Hititlerden, Fenike ile Girit’ten, Babil ile Mısır’dan emmiş olduğunu artık öğrenmiş bulunmaktayız. Ancak kökler daha da geriye uzanmakta, tüm bunların gerisinde Sümer yatmaktadır.”

Ceram, C. W.; Gods, Graves, and Scholars, Bantam Books, USA, 1980,  p. 361.


Sümerleri Görmezden Gelmek

Kramer’e göre, çok değil yüzyıl öncesine dek, “Sümerlerin var olup olmadığı konusunda bile hiçbir şey bilinmiyordu. Bir yüzyıl kadar önce, Orta Doğu’nun Mezopotamya diye bilinen o bölgesinde kazılara başlayan arkeologlar ve bilginler Sümerleri değil, Asurlular ile Babillileri arıyordu.

Gerçekten de, Sümerin ve Sümerlilerin adını bile duymamışlardı. Tarihin şaşkınlık veren bir olgusudur ki, çağdaş bilim adamının eli altındaki bütün yazılı yapıtlarda ne bu ülkeyi, ne de onun halkını sezdirecek bir iz bulunmuyordu. Sümer adı bile iki bin yıldan uzun bir süre boyunca insanlığın akıl ve belleğinden silinip atılmıştı.”

Emerson, DeAnna; Mars/Earth Enigma, Galde Press, USA, 1996,  p. 51.


Gerçekleri Örtbas Etmek

İsa zamanında, Sümerlere ilişkin bütün bilgiler çiviyazısıyla birlikte ortadan kayboldu ve ardından gelen yüzyıllarda Sümer adı bile belleklerden silindi.

İncil {yazımlarında}ve klasik kaynaklarda bolca belgelenen Asur, Babil ve Mısır tarih ve geleneklerinin aksine, Sümerlerin ilk uygarlıklar tarihindeki önemli rollerini değerlendirmek şöyle dursun, varlıklarını dahi sezindirtecek bir şey Mezopotamya dışı kaynakların hiç birinde bulunmuyordu.

Encyclopaedia Britannica (1973), cilt 21, s. 411, “Yeniden Buluş (Rediscovery)” maddesi; Melih Erçin “Göktürk-Sekel-Fenike Yazıları Üzerine Üç Saptama Bildirisi” dipnotu; Harf Devrimi'nin 50. Yılı Sempozyumu, TTK, Ankara, 1981, s. 207.


“Sümer” Sözü Hakkında

Bilim adamları “Sümer” sözüne ilk defa Asur hükümdarı Aşurbanipal devrine ait çivi yazılarını araştırırken rastlamışlardır. Orada hükümdarın katibi “gizli Sümer belgeleri” hakkında bilgi veriyordu. Daha sonraları aşağı Fırat havzasında yapılan kazı çalışmalarında Asur-Babil medeniyetinden de önceki medeniyet ortaya çıkarıldı ve bunlara “Sümer medeniyeti” adı verildi. Fakat Sümer adını alanlar kendilerini başka şekilde adlandırıyorlardı: Sag-gig, yanı “kara başlılar”.

Eski devirlerde bir çok halk kendi asıl adlarını tanıtamamış, tarih meydanında yabancıların verdiği adlar altında şöhret bulmuşlardır. Şimdi de bizim şu bilim çağında bazı halklar bir çok adlar taşıyorlar: Deutch halkı, German, Nemes, Alman; Han halkı, Kıtay, Çin, Seri olarak isimlendirilir. Nayrier’i Ermeni, Suomiler’i Fin, Macarları (Ungarn) Vengr diye çağırırlar.

Sümer teriminin birkaç eski Sami telaffuzu olmuştur: M.Ö. 3. binin ortalarında Akkadlılar Kuzey Mezopotamya vilayetlerini Suber, Suber-t (-t dişilik ekidir) olarak adlandırırlardı. M.Ö. l. binde Kuzey Mezopotamya’da küçük Sümer devletine rastlanır. O zamanlar Suber terimi Assurriya’nın şiirdeki eş manalı şekli olarak kullanılırdı. Mezopotamya’nın güneşinde Dicle ve Fırat nehirlerinin aşağı havzasında yaşayan Subari yahut Şubari göçer grubu hakkında da bilgi var. Assuriya kroniklerinde (yıllıklarında) Sümer kelimesinin telaffuzunda vurgu bir kaide olarak ikinci heceye geçiyor.

Belgeler bu halklar hakkında hiç bir ek bilgi vermeden yalnız adlarını ve göçlerin yönünü gösterir. Bu durumda etimolojiye ümit bağlamanın lüzumu yoktur. Yalnız adların tahlili (eğer bu ad kendilerinin verdiği ad değil, halkın kendi adıysa) bu halkın hangi dilde konuştuğunu isbat edebilir. Dilciler artık, Sümer (Suber) kelimesinin ne Samî ne de Saggig kaynaklı olmadığı ihtimaline varmışlardır.

Süleyman, Olcas, Az i Ya, çev. N. Seferoğlu, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İst. 1992, s. 243.


Sümerler Türk’tü

İnsanların çoğu Akkad ya da Sümerlerin bile Türk olduğunu kabullenmekte zorlanır. Akkadlar (Sümerler), Kadlar, Khatti’ler, v.b. olarak da tanınan Fenikelilerdi. Aslında onlar, bizim Eski Ahit kitabımızda, Orta Asya’daki Bozkırlar için kullanılan ve Akkadça bir sözcük olan Eden denilen yerden gelmiş Türk (Kur, Tur, Tul, Tol, v.b.) halklarından biriydi. Büyük Tufan’dan önce Bozkırlar ya da Eden yeryüzü cenneti sayılıyordu.

Gene D. Matlock; “Who Brought The Mayans To Mexico? or Were the ancient Turks, Akkads (Sumerians) and Dravidians (Tamils) the parents of Mexico and Meso-America?”; Viewzone Magazine —http://www.mondovista.com/ancientturks.html


‘Benzerlik’ ve ‘uygunluk’ ötesinde...

Bu çeşit bir karşılaştırmada ileri sürülen ilk düşünce, benzerliklerin tesadüfi olup olmadığıdır. Böyle bir düşünce, tesadüflerin matematik sınırının ne olduğunu veya olabileceğini hesaplamayı gerektirir. . . . Bu sebeple, birbiriyle hiç ilgisi bulunmayan dünya dillerinde, tesadüfi kelime uygunlukları bir mucize kabilindedir ve örnekleri bir elin beş parmağını geçmez.

Bu konuda yapılan araştırmalarda, iki dil arasında, tarihi bir münasebeti ispatlamaya yetecek en az sayıdaki benzer çiftin kaç olması gerektiği tesbit edilmiştir. {Cowan, Greenberg ve Bender’in savlarına göre} benzerlik sınırlarını tayin eden şartların gevşeklik veya sıkılığına bağlı olarak, yalnız ikiden yediye kadar çift, tarihi bir münasebeti ispatlar. Şu halde, sunduğum {Sümerce-Türkçe} 165 çifte  ‘tesadüfi benzerlik’ atfetmek, matematik bakımdan mümkün değildir. Üstelik, buradaki kelimelerin bir çoğunda ‘benzerlik’ ve ‘uygunluk’ sözlerinin gerçeğin yanında çok hafif kaldığına da işaret etmeliyim.

Tuna, Prof. Dr. Osman Nedim; Sümer ve Türk Dillerinin Târihî ilgisi ile Türk Dili’nin Yaşı Meselesi,
Türk Dil Kurumu # 561, Ankara, 1990, s. 38.


Türkçe - Sümerce Bağlantısı

Türkçenin en eski dil oluşu, tarih bakımından Sümerceye dayanır. Bugün artık, beşbinbeşyüz yılın getirdiği “Sümerce Sorunu” çözülmüş, kanıtları, belgeleri açıklanmıştır... Sümerce ile Türkçe arasındaki bütün bu ortak özellikler, yetmiş yıldan beri, birçok Asya ve Avrupa dilleriyle karşılaştırılmış, uyumlu sonuçlar alınamamış, Sümercenin köken sorunu, Türkçe dışında, çözülememiştir... Sümercenin Türkçe olduğunu, ilk kez 1910’da Alman Prof. Fritz Hommel, iki yüz Sümerce Türkçe sözcüğü karşılaştırarak belirtmiştir... Doğu Asya’dan Güney Amerika’ya değin geniş alanda yaygın bulunan en eski (arkaik) sözcüklerde “zengin” Türkçenin varlığı belirmekte, “dünya dilleri arasında değerine yakışır yüksekliğe” de, ilk yazılı dil olma onurunu taşıyan Sümercenin Türk asıllı olduğunun ispatlanması ile erişilmektedir.

Hatiboğlu, Prof. Dr. Vecihe; “Dilimize Gerçekçi Bakış”, Cumhuriyet, 27.05.1989.


Örtbas Edilemeyen Gerçekler

Son yapılan ilmî araştırmalar, Türkçe’nin konuşma dili olarak da, yaşayan diller içinde en eski dil olduğunu ortaya koymuştur. Bu konuda Prof. Dr. Osman Nedim TUNA’nın “Türk dilinin zamanımızdan 5500 yıl önce müstakil ve iki kollu bir dil olarak varlığı ispatlanmıştır. Eğer doğuştan Sümerlerle temasa geldikleri zamana kadar ki çözülme hızı sabit ise, İlk Türkçe ve Ana Türkçe’nin muazzam bir zaman önce yaşamış olması gerekir. Bu sonuç benim 1978 yılında tamamlayıp 1983 Ağustosunda yayımladığım “Altay Dilleri Teorisi” çalışmamda ileri sürdüğüm gibi en pinti hesaplarla 8500 yıldır. Çünkü Ana Türkçeden, Ana Doğu ve Batı Türkçesine kadar geçen zamanı da hesaba katarsak, bu devreden zamanımıza kadar geçen 5500 yılın ikiye katlanması mümkündür” görüşü ve devamındaki “Bugün yaşayan dünya dilleri arasında, en eski yazılı belgelere sahip olan dil Türk dilidir. Bunlar, çivi yazılı Sümerce tabletlerdeki alıntı kelimelerdir” sözleri ve bilimsel çalışmaları sonucunda ortaya koyduğu Sümerce tabletlerin içinde 400’e yakın Türkçe kelimenin bulunduğu gerçeği (1), bugün Türk diline “yaşayan en eski dil” ünvanını kazandırmaktadır. Prof. Dr. Osman Nedim TUNA, bu konudaki çalışmalarının sonucunda yazdığı “Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ve Türkçenin Yaşı Meselesi” isimli kitabıyla 1988 yılında İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsünün Türk Diline Üstün Hizmet Ödülü’ kazanmıştır. (2)

Yine, Prof. Dr. Vecihe HATİBOĞLU, “Türkçenin dillere üstünlüğü, eskiliğinden, ilk yazı dili oluşundan, yapısının ve kurallarının insan mantığına yakınlığından, her çağda sözcük kökünün, ekinin aslını gösteren saydamlığından kaynaklanır” şeklindeki görüşünü belirttikten sonra, Türkçe ile Sümerceyi karşılaştırıp yaşayan hiçbir dilin “Sümerceye Türkçe kadar yakın ve eski olmadığını” ifade etmiştir. (3)

Bugün, dünya üzerinde Sümerce’nin devamı olan, Sümerceyle akraba olan dil bulunmamaktadır. Ayrıca kendi kelimelerini Sümercenin söz varlığına katmış olan Türkçeden başka hiçbir dil de bulunmamaktadır.

----------------------------------------------------------

DİPNOTLAR:

(1) Karaörs, Prof. Dr. M. Metin, Türk Dili Dünyanın En Eski ve En Yaygın Dilidir, Dil ve İnsan, Tömer Kayseri Şubesi yayın organı, Sayı 12, s. 5-7, Mart-Nisan 1998.

(2) Tuna, Prof. Dr. Osman Nedim, Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi ilgisi ve Türkçenin Yaşı Meselesi, TDK yayını, Ankara 1990.

(3) Hatiboğlu, Prof. Dr. Vecihe, “Dilimize Gerçekçi Bakış”, Cumhuriyet Gazetesi, 27 Mayıs 1989.

         

Türkçenin Dünya Dillerine Etkisi, Hazırlayan: Prof. Dr. Günay Karaağaç, Akçağ Yayınları, Ankara 2004, s. 164.


İngilizce yapıtlardan yukarıdaki alıntıları derleyen ve Türkçeye çeviren: Doğan Türker


Sumer konusunda yukarıda değinilen sorunlara ışık tutan ve okunması gereken yeni bir yapıt:

Çığ, Muazzez İlmiye, Sumerliler Türklerin Bir Koludur, Kaynak Yayınları, İstanbul 2013;

Ayrıca, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu, “Türk Tarihinin Başlangıcı” için bakınız: http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/12/847/10723.pdf
Nies, James B., Ph. D., Ur Dynasty Tablets, with an Appendix by Prof. D. Dr. Fritz Hommel;
 http://www.etana.org/sites/default/files/coretexts/20356.pdf

   

   

ENGLISH