Sayın Türker, uzunca bir süredir son derece ilginç ve yepyeni bir konu üzerinde çalışmaktasınız.  Zaman zaman çalışmalarınızın aşamalarını saydamlarla da görselleyerek dost ve ilgililere sunmaktasınız. Yakında bunlarla ilgili bir yapıtınızın basılacağı haberini aldık. Kamuoyunun ve ilgili odakların çok ilgisini çekeceğini sanıyoruz. Konunuzun ana hatlarını sizden alalım.

Türk Dili’nin kökenleri üzerindeki çalışmalarım sırasında bulguladığım özellikler, günümüz dil bilimince geçerli sayılan akademik tez ve anti-tez’lerin ötesinde ve hiç kuş-kuğusuz üstünde yepyeni bir sentez oluşturmaktadır. Gök*köG Bitşik : Evrensel Yaratılış-Varoluş Düşünbilimi adını verdiğim bu senteze göre konumuzun çerçevesi içinde:

ü Günümüzde yer yüzünde konuşulan tüm dillerin, batıdaki dil bilim uzmanlarınca savlandığı üzere iyye’si oldukları toplulukların çevre-yaşam koşullarından etkilenmiş üp/f.üng:öt.ük bir doğal evrim süreci içinde oluşmadığı;

ü Zıttına, sıçramalı aşamalarla gelen yaşam türlerinde iletişim işlevi’nin çok önceden beri içgin bir bilinç erki’nin bio-genetik ögesi olarak hep var olduğu;

ü Bu ögenin insan türünde göz- el- beyin- dil yetisi biçiminde belirginleştiği; bu nedenle de, fiziksel ve somut bir nicelik olan titreşim < ses < gürültü olayının, biyolojik ortamdaki soluk verme süreci içinde, bu türe özgü < niyet < söz < anlam gibi fizik ötesi ve soyut bir niteliğe dönüşümünün belirsizlik ilkesince kimi rastlantılar sonucu kendiliğinden oluşamayacağı, başka bir deyişle evren ile beyin arasındaki etki-tepki alışverişinde her iki yönden de tümüyle ön tasarımlanmış uyumlu bir bilinç bağlantısı’nın bulunması gerektiği;

gibi olgular, kurgusal varsayımları gereksiz kılacak ölçekte dev erimci örnekler aracılığıyla ortaya konmaktadır.

Bu çerçeve içindeki çalışmalarım sonucunda vardığım nokta ise, günümüzdeki sözcüklerin çoğunda bulunmayan yitik ön ünlüleri ve tarih öncesi bilinmeyen bir dönemde kullanımdan çıkmış temel imleri ekleyerek, döne döne okunması gereken kök oğh-ğhu:iç-çe’ler yardımıyla herhangi bir dildeki herhangi bir sözcüğün göksel Ana Dil’deki biçimsel ve kavramsal aslına ulaşmaktır. Böylece, onun değişebilirlik olasılıkları içinde diğer dillerdeki dönüşüm, giderek başkalaşım durumları da saptanabilir. Elde ettiğim olağan dışı sayısız örneğe bakılırsa, yer yüzündeki tüm dilleri tek bir kaynakta birleştireceği anlaşılan bu sentezci yöntemimin en çarpıcı tarafı birleştirici sözcük çözümlemeleri ve yitik öt.ür.im’lerin yeniden bulgulanması’dır. Sözün gelişi, neden evrensel bir oyunun aracı olan top’a dilimizde top denirken, Batı dillerinin çoğunda ball, balle, pelota... vb. dendiği; dahası, bizimki Ural-Altay, öbürleri Hint-Avrupa dil gurubuna sok(uçtur)olduğu için, aralarında bir ilişkiden hiç mi hiç kuşkulanılmazken, top & ball sözcüklerinin nasıl olup ta hiç akla gelmeyen gerçek bir kar(ın)daş’lığı paylaştıkları ancak bu yöntemle görülür ve anlaşılır bir duruma kavuşmaktadır. Çünkü: “Dilsel simgeler, dillerdeki çeşitlilikten bağımsız bir karakter taşır; yapılacak incelemeler, belki ilgili simgelere dünyanın her yerinde rastlandığını, bunların bütün uluslarda birbirinin aynı olduğunu ortaya koyacaktır. Yani öyle anlaşılıyor ki, dilsel simgeler dilin gelişim dönemine ilişkin arkaik bir mirasla karşı karşıya bulunduğumuzu güvenilir biçimde kanıtlamaktadır; ancak, biliyoruz ki, bunlar dilin tarihsel gelişiminde tasarımlar arasında sağlanan ve dilsel gelişimi geçiren her bireyde yeniden kurulması gereken düşünsel ilişkilerdir.”[1]

Andığımız sözcükler gibi öbürlerinin de tek ve bir kaynaktan çıkan bilinç erk’inin parçaları olduğu olgusunu saptamaya  gelince, yanıltıcı sonuçlar veren üp / f.üng:öt.ük (fonetik) kurallardan bağımsız yeni bir anlayışla, ancak benim önerip uyguladığım fonetik dışı & görsel yanlı im çözümleme yöntemiyle ortaya konabilir.

Bu yolla, ortaya çıkan sözcüklerden türlü sesli hece bileşimleriyle yeni diziler türetmek te olasıdır. Bunlar, üst üste atılmış organik düğümler gibi olup zincirleme bir biçiminde görsel / işitsel; yinsel / tinsel; düşünsel / tarihsel; kozmik / mitolojik; tatara titiri kapsamlı kavram ötür+ev (türev)’lendirmelerine açılırlar. Bunların bazıları, örneğin her dilin en temel yapı taşı sayılan hece birimindeki “ünlü-ünsüz ilişkisinin göreceliği” gibi çok ilginç ve çoğu kez benim çözümleme yeteneğimin dışına taşan matematiksel düzenler içermekte... Bu doğrultuda derlediğim etimolojik bulgular daha şimdiden örnekleriyle birlikte bir-ikk-üç bin sözcüğe ulaşıyor.

uBu konuya ilgi duymanız nasıl başladı?

Kendimi bildim bileli, “bir şeyi bilmek amma gerekliyse, yararlıysa bilmek” olgusuna çok önem vermişimdir. Bu yüzden olacak, “çok bilmiş görünmek için herşeyi bilmek hevesi”ne kapılmadım: Amazon nehrinin uzunluğunu, Napoleon’un doğum gününü bugün bile bilmem. Gerekirse, açıp kitapları, bakarım. Gençlik yıllarımda çok az konuşan, suskun biriydim. O sıralarda, örneğin “at” sözcüğü gibi “bat; çat; kat; sat; tat; yat” sözcüklerinin de birer “kök” olduğu bana eğreti bir açıklama gibi görünmüştü. Ben, her birindeki “at”ın kök sayılması gerektiğini; onun başına tek tek takılan o “ünsüz”lerinse ne anlama geldiğini düşünüp dururdum. Sözcüklere, sözcüklerin derin gizemine karşı bu tutkulu takıntımı, 1961’de Gecebarı adlı ilk yapıtımdaki öztürkçe şiirlerle de ortaya koymuş oldum. Onlardaki fizik ötesi içerikle, ertesi yıl aday gösterildiğim Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nün bana ya da bir başkasına verilmesini engellediğime göre, sıra dışı yazar olmak eğilimim daha o yaşlarda pekişmiş sayılabilir. Son yedi yıldır tüm zamanımla cılız olanaklarımı Türk Dili’nin kökenleri üzerindeki bu huğ.eylem.can’lı araştırmaya adamış bulunmaktayım.

uBu konuda kaynak kısırlığı biliniyor. Zorluklarınız neler oldu? Nasıl aşıyorsunuz?

“Kaynak kısırlığı” daha önce benzeri yapılmış araştırmalar, bu alanda yol gösterici bulgular, belgeler, bilgi almak için baş vurulacak yayınlar, mayınlar demekse, kesin bir “yokluk” söz konusu. Bu bakımdan, önemli sayılacak ölçüde bir zorluğum olmadı diyebilirim; çağımızın kalıplaşmış bilgilerine karşın, bilebildiğim kadarıyla eşi bulunmayan bir sentezi tak en baştan kurgulamak durumunda kaldığım için... Öte yanda, kaynak olarak önce göksel özelliğinin bugün ayırımında bile olmadan, kimi zaman burun kıvırıp, kon uç’tuğumuz kendi Ana Dil’imiz, sonra onun öbür ötür+evlendirilmiş dilleri, eski mitolojiler, töreler, dinler, düşünsel-taşınsal sanat yapıtları, kültür ürünleri, şu, bu... derken, ucu bucağı olmayan, dibi de görülmeyen engin bir bilgi hazine’siyle karşı karşıya kaldığımı anladım. “Açıl ses’im (im : mi) ile açıl” diyen Ali Baba gibi!.. Burada zorluğum, çorap söküğü gibi gelen sayısız ayrıntıyı, birbirinin içinden çıkan heceleri Gök*köG Bitşik sentezimin çerçevesi içinde yerli yerine koyup sıralamakta uzam (ıl(&)an) uzam+an olanaklarımın kısıtlı oluşudur. Bunu, daha önceki yıllarda uluslararası bir işin yönetimindeyken denediğim eşgüdümlü yöntemlerle çalışarak tek başıma aşmaya çalışıyorum.

uÇalışmalarınızın özetlerini kütüphanelere ya da üniversitelerin ilgili dallarına gönderdiniz mi? Yanıt aldınız mı? Tepki oldu mu?

Söz konusu ettiğimiz sentezin yeniden yapılandırılma işlemine bir giriş niteliği taşıyan, ona yumuşak bir iniş sağlayacak olan çalışmam, yine aynı konuda henüz yayınlanmamış iki değişik yazımla birlikte, 1993 yılı sonunda Millî Kütüphane’mize alındı. Ayrıca, bir ara Kültür Bakanlığı yayım kurulunca da basılabilir eserler listesine konmuştu, amma aradan geçen uzun zaman içinde çalışmama eklenen yeni yeni bulgular yüzünden o sürümün yayınlanması gereği azaldı diye düşünüyorum. Siz ilgi duyar da, bir göz atmak isterseniz, örütbağ’ınız yordamı ile Ankaradaki Millî Kütüphane’den elde edebilirsiniz. Bu iki yerden başka, yurt içinde ve dışında bulunan tanınmış, değerli birkaç kişiden çabamı kutlayan, gönendirici mektuplar aldım. Üniversitelerin ilgili dallarına ya da doğal olarak bu konularda en önce akla gelen ulusal kurumlarımıza gelince, sunduğum yazılı-çizili çalışma örneklerine, tepki ne demek,
G!k’ları bile çıkmadı. Çıkmıyor. Giderek anlıyorum kim, bundan sonra da kolay kolay çıkmayacak. Ancak, anılmayı hak etmedikleri için şimdi saymaya gerek görmediğim bu adı güzel kurumlarla kişilerden olumlu ya da olumsuz herhangi bir tepki gelmesini ummuş olmak saf oğlan’lığı da aslında benim kendi kusurum. 

uTarihin açıklanmasında kullanılan klasik ya da geleneksel yaklaşımlara karşı olduğunuzu anlıyorum. Kendi yaklaşımınızı belirtir misiniz?

Önce, adına “tarih” dediğimiz bilgi alanının ne zaman, nerede, hangi kaynaklardan ne gibi yöntem ve araçlarla, hangi koşullar altında kimler tarafından saptanıp derlendiğinin; sonra, hangi amaçla, kimler için ve niçin ortaya konduğunun bir ölçüde ayrımında olmalıyız. Dahası, sizin deyişinizle bu alandaki “klasik ya da geleneksel yaklaşımlar”ın yansızlığına, bize aktarılan bilginin “eksikliklerine karşın doğru” olduğuna da güvenmemiz gerekir. Bu iki koşulu karşılamaktan uzak olan tüm kurgular, “falancanın şöyle-böyle deyip te, bütün dünyanın onu onaylayıp doğru sayması”, benim bilgi açlığımı doyurmadığı gibi, özgür düşüncemi de bağlamaz.Yaşadığımız son yıllarda teknolojik olanaklarla saniyesi saniyesine tüm ayrıntıları kaydedilen güncel olayların bile bize ulaştırılırken, bu olanakları ellerinde tutanlarca nasıl yanlı, planlı ve kasıtlı bir biçimde yontularak çarpıtıldığına bakarsak, bir Heredotos’un ya da Lord Kinros’un her dediğine neden gözü kapalı inanmak gerekmediği anlaşılır. Atalarımız bunun için “Yol yok, yumurta yok” demişlerdi. Benim geneldeki “fol” anlayışından ayrılan “kuşkulu yaklaşım” ilkem de böyledir.

uDillerin “sescil” ve “yapısal” akrabalıkları konusuna değişik bir yaklaşımınız var. “İm yazısı” üzerinde duruyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? Örnek verir misiniz?

Söyleşimiz sırasında daha önce verdiğim örneklere ek olarak, çok bilinen ve genel onay kazanmış iki klasik ya da geleneksel yaklaşımı irdeleyelim: Bunlardan ilki, Batı’daki Latin alfabesinin, her ne hikmetse ünlü harfleri akıl edip bize kazandırdığı ileri sürülen Gök : er +en > G(r(φ)e)K boylarının deha(?)’sı aracılığıyla, Ortadoğudaki Semitik (?) Fenike’liler-den geldiği biçimindeki süper-zırva’dır. Buna karşı, Avusturyalı filolog Dr. E. Doblhofer şöyle demekten kendini alamamıştır: “Biz bugün, harf ögesinin en başından beri var olduğuna ve Yunanlıların Fenike alfabesini alıp ta uyarladıkları zamana gelinceye kadar, “Batı” yazılarının (Anadolu, Alp ve olasılıkla Eski İber gibi) başlıca yaratıcılarının yalıtılmış sesi zaten bulgulamış olduklarına inanmak eğilimindeyiz” [2]. Burada, ‘inanmak eğilimi’yle anlatılmak istenen, kültür ve uygarlık alanındaki araştırmalarda hiç tartışmasız “kesin, doğru, geçerli” gözüyle bakılan nice savın bilgisizliğe, ön yargılara ya da gizli çıkarlara bağlı olup olmadığını anlayıp, bunu dile getirmek yürekliliği, “aa... kralın giysisi miysisi yok!” diyebilmek dürüstlüğüdür; sonunda bilim mafyasınca işinden edilmek, dokuz köyden kovulmak  varsa da...

İkinci örnek: Yerli olsun, yabancı olsun tüm Osmanlı tarihçileri, askerlik tarihi uzmanları, bunların yanında etimolojik sözlük yazarları yeniçeri sözcüğünün Türkçe “yeni” ile Farsça “çeri” sözcüklerinden yapılmış birleşik bir ad olduğunu açıklayıp dururlar. Büyüklerimizin bildiği, gençlerimizin öğrendiği budur.

Şimdi düşününüz: Orta Asya’dan bir kol çıkıp dere tepe demeden Afganistan, İran, Ortadoğu üzerinden kelleler ve topraklar alıp vererek, devletler yıkıp kurarak tangır tungur Mısır’da Asvan’a, Sudan’a kadar gideceksiniz de, bilmem kaç yüzyıl kadar sonra sıra Bursa’daki beyliği büyütecek olan vurucu güçün adını koyma aşamasına gelince, vuruşma denen konuda töre’lerinizin yokluğundan, bilgi, yetenek ve deneyimlerinizin eksikliğinden ötürü, çölde entariyle ata binen (ğh)aramî Arabların “asker” sözcüğü ile yine (ğh)ar(am)î Farisîlerin “çeri” sözcüğü arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaksınız... Çün kim, Türkçemizde “ordu” lâfından gayri bunların karşılığı olacak bir sözcük “yokmuş” imiş. Türk-İslâm sentetik anlayışının karma-kara+ışık ettiği bu kafayla, daha sonra “asker”lik nedir öğrenmek için Fransızlara öykünen II. Mahmut’un ordusuna le yenisoldat, “çeri” örgütü kurmasını bilmediği için Amerikan yöntemlerini alan Cumhuriyetinkine de the yepyenisoldier demeniz gerekirdi. Amma ne yaysız-ok kim sizin aklınıza gelmemiş!.. Bu duruma ölmüş kargalar bile güler.

Göksel mi göksel yeni sözcüğünün bile Sanskrit kökenli olabileceği sab-satı’sını [3] ise bir yana bırakalım, yeniçeri sözcüğünün Gök*köG Bitşik : im’leriyle yaptığım açılımına bakalım. İçiçe örülmüş heceleri döne döne okuduğum zaman şu bilgiyi alıyorum:
y(a)y.(or.okh-khu).ng:uç.eri > altın yay ıl(a) okh’ lu yeng-güç yarakın (muzaffer silahlı güçün) yang uç(y)eri (yan ucunda) yang-geç yürüküng (yengeç yürüyüşlü), erekinge uçar konar, yarıkıng içeri geçer korkunç yay ıl(a) okungu kurung, yang uçarı (genç dinamik) uç eri (öncü kolu savaşçısı)...

Bu olağanüstü hece açılımıyla, çeri sözcüğünün Farsça Marsça olmadığı, hiçbir zaman da olamayacağı, çün kim kaynağının yitik Ana Dil’imizde olduğu ve örgütlü bir orduda çok önemli bir işlevin ayrıntılarını tanımladığı gerçeği karşımıza çıkıverir. Katmerli anlamlar yüklenen im yazımızın, üp/füng:ötük (fonetik) ötür+ev (türev)’lendirme sürecinde yay.ng.uç.eri’den yeng.uç.eri’ye, ondan da yeñiçeri’ye dönüştüğü açıkça belli olan bu hecelerini ben bugün uydurmadığıma göre, sözcük kendi özgün ış.am.an : öt.ük kanıtlarını da yine kendi içinde taşımaktadır... Üstelik, bu yepyeni bilginin ışığında biz, hep Osmanlı’yla özdeşleştirilen, 14. yüzyılda ortaya çıktığı sanılan, dahası yürürken neden iki ileri-bir geri adım attığı bir türlü akla yakın bir biçimde açıklanamayan o ünlü mehteran bölüğü’müzün aslında ne iş yaptığını da bundan böyle apaçık anlayacak bir duruma gelmiş oluruz:

am.(uz).okh:öt.er @ er.at.okh.(uz).am  > mızık öter (mehter dövüp söyler)(dokuz oğuz tok uzam er  tohumu) atak erat takımı; genç yang uç erlerinin yengüç orduya yol açmak amacıyla, yaprak kıpırdasa tak ortasından zımbalamak için oklu yayları kurulu (gergin), iki adımda bir sağa, bir sola dönerek yengeç yürüyüşünde çevreyi kollamalarının mızıkalı, türkülü, ışaman işi bir gösterisini sunmaktadır bizlere –ve herkese. Ya ne zamandan beri?

İÖ. 60,000-15,000, yanlış değil, milâd-ı evvelde altmış bin ile onbeş binli yıllardaki Pleyistosen Döneminde yer alan Buzul Çağları arasında Orta Asyadan dalga dalga Amerique (Amerika) ana karasına göç eden yağız incin boylarının millet(eri) kolları da, öncü yengiçerlerinin temizlediği yollarda ilerlerken ve at aşarı alanlarda at sürerken böylesi minater taktikleri  uygulamabiliyorlardı. Nice bin yıllar sonra, amma bizim Hışam @  Moşeh’den beş yüz yıl daha önce, İÖ.1800’lerde, farağon’ların Mszr ülkesine at, araba, demir silahlar, tarım aletleri getiren Gök : oğhuz (Hekakasut / Hyksos) boyları da atalarının töresi nedir, ne değildir ayrımındaydılar elbet. Dünyadaki tüm dinlerin temelinde yatan at.avrat.okh töresini, yani Tevrat / Torakh inancını eski Masrîlere kavrattıktan başka, yolları üstündeki Farisîlere uç.eri,  Aramîlere is.okh.er, Latinlere min : at.er gibi nice min : eb.er sözcüğü de armağan edenler onlardır, herkeslerin “Latin yaratısıdır” dediği rakamları da... İşte bu yüzdendir kim, yaban dil &  illerde unut(tur) olmuş nice sözcük, yitir olmuş nice kavram için şimdi “dilimizde karşılığı yok” diye yakınıp dururuz.

Uzun sözün kısası, peşinden koşturduğunuz tüm “klasik ve geleneksel yaklaşımlar”ın hiçbiri bu açıklamaları yapamaz, ya da işine gelmediği için özellikle yapmaz.

u“Etürükçe” nedir?

Etten (ve kas, kemik, kan, damar gibi tatara titiriden) yaratılmış bir tür(k)ök’ün, tür’ün genel anlamda iyyesi olduğu, onun ürük’üne (ırk’ına) özgü edimleri, davranışları demektir. Özelde ise, et türü ırkların iletişim kurmadaki “içgin dil becerisi; doğal dilleri” anlamına gelir.

Bu bakımdan o+t.ürük ırklar dışında kalan öbür yedi u/ ı/ a/ e/ i/ ü/ ö+t.ürük ırkları topluca et.ürük ırkı sayılır. Kençat türü de etürük türleri arasında olup at.ürük ırkındandır. Dili “am I who?” aşamasından öte geliş(tiril)memiştir. Yine, etürük türü it.ürük  ırkından tez+i(t) “how? how!” der... Buna karşın, in(cin)san ırklardan eber : eber.ötüş boyu da etürük türüne girer, üstelik ingeriş : idokışıneri’si içindeki yetmiş bin kadar devşirme sözcükten oluşan diliyle övünür. Bilmem anlatabildim mi?

uSanırım “Etürükçe, Türkçe değildir” demek istediniz.

Doğru... inger.iç-çe, yürüng.iç-çe, yavuz.uç-ça, ttr., ttr... (tatara titiri) dillerini konuşanlar gibi, biz de etürük türünün iyyesiyiz, amma bizim öz dilimizin adı öt.ür.ük.iç-çe’dir. Bu, ((y(ay).ış.ot.or) : oğh.(uz.am.er.at). okh-khu.ng : uç+on : öt.il.üng.oğh-ğhu’sudur.. Daha kısa bir deyişle, ok uçlu koç başlı oğhuz kuş(han)lar’ın ötüng : uğu, ilüng : uğu, öt : ili  bizim bugün kon.(ver : ses).uç’tuğumuz Türkçe’nin ve hiç kuş-kuğusuz tüm öbür kar(ın)daşlarının köküdür.

uSiz anlattıkça daha az anlaşılır gibi oluyor ya, her neyse... İlk yapıtınızda neleri gün ışığına çıkardınız? Daha sonraki aşamalarda neler var?

Benim gün ışığına çıkardığım bir nen yok! Zıttına gün ışığında olan, göksel kaynaklı Gök*köG Bitşik Ana Dil’imizin heceleri içine kayıtlanmış bilgilere karşı bağlanmış olan gözlerimizin üstündeki (kör) örtü’yü özüm için kaldırdım; aklın ışığını, yani gerçek bilgiyi umursayanlar için de kendi örtülerini aralamanın yolunu gösterdim diyebilirim. Yaratan şöyle buyurmuştu ata(m)lar(ım)a: “Size kendi el..(ör.et).im.iz’den s-s ek iz’inde sekiz türlü zinde ötürülü ses uğur verdim, hâlâ ış.okh.or : öt’meyecek misiniz?”. Anlamca, “şuğurun altın ışık’ını, şık aşk’ını okuyup, ışığın uğurunu şakırdamayacak mısınız daha?”. Özetle, “bakar-ökör’lüğü bırakın, bakar-okor olun : kon.(ap).uç.ng artık” diyordu. Herkesin m:im koyması gereken bu buyruk doğrultusunda çabalarım sürecek.

uİlâhî şuğur’dan geldiğini söylediğiniz böyle önemli bir buyruk mu var?”

Kuran’da bile var. Ez-Zümer suresi 6’ncı ayötüğü’nde “O, size sekiz türlü sığır verdi” dedikten sonra, Ya-Sin  suresi 70-72’nci ayötüğü (ayet)’lerde de “kendi el işimizden sığırı” diye betimleyip, soruyor: “hâlâ şükr etmeyecek misiniz?”.

Döne döne okunursa, o çağdaki Aramî ~ Arabî deyişin aslında ne olması gerektiği anlaşılır: Yaratan, yarattığı sonsuz evrenin, sayılması olanaksız “nimet”lerinin arasında sadece ve yalnız “sekiz türlü sığır” verdi diye buradaki kullarından gelecek bir’ikk’üç “şükran, merci, danke, gracias, eucaristv ve teşekkür”e hiç mi hiç “muhtaç” değildir. Gerçi arıdan, karıncadan, deveden ve tüm öbür yarar(lı) kullardan söz edildiği gibi, “sığır” da yeri geldikçe anılmıştır amma söz konusu yaratım ses uğur olduğunda, (O)’nun asıl istenç’i kişi oğluna verdiği kon(ver : ses)uçum yetisi’nin karanlık art niyetler için eğri büğrü becerilmesi değil, aydınlık bir üst bilince erişmek yolunda doğru dürüst uygulanmasıdır.

 

Antalya, 04 Ocak 1997


[1]  Freud, Sigmund, Hz. Musa ve Tektanrıcılık, (Türkçesi: Kâmuran Şipal), Bağlam Yay., İst. 1987, s. 153

[2]  Doblhofer, Ernst, Voices in Stone; Paladin Books, Granada Publishing, Norwich, GB, reprinted 1979, p. 15

[3]  Eyüboğlu, İsmet Zeki, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü; Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1988.

 

u Bu söyleşiyi yapan yazar Hikmet Uğurlu’nun  özgeçmişi.