|
|
BİLMECE & BULMACA Doğan Türker [*] |
|
|
[ Kutsal İmler ] [ Kalem & Levha ]
|
Giriş Otuz yıla yakın bir süredir Türk Dili’nin kökenleri üzerine araştırmalar yapmaktayım. Daha işin başında, deyim yerindeyse, kökenbilim (etimoloji) denilen bulanık sularda ob.al.okh (oval ok ~ balık) avlamak için günümüzde geçerli sayılan dilbilimsel kuralların sanıldığı denli yeterli olmadığını, azımsanmayacak sayıda bilim erinin de bu olguyu dile getirdiğine tanık olmuştum.[1] Nite kim, uluslar arası dilbilim çevrelerinde yoğun biçimde tartışılmakta olan evrensel Öndil / Ana Dil (The Protolanguage / Ursprache) konusu da, derleyip karşılaştırma ve çözümleme süreçlerinin uzun yıllar sesbilim (fonoloji), son zamanlarda ise dirimbilim (biyoloji) temelinde ele alınmış olmasına karşın bugüne dek tutarlı sayılacak bir sonuca ulaşamamıştır.[2] Yerleri saptandıktan yüz altmış yıl sonra 1893’te Danimarkalı V. Thomsen tarafından “tengri; türk; bilge” sözcüklerinin okunabilmesiyle Türkçe olduğu onaylanan Orkhun anıtlarından birinde, her duyduğumda bana çok anlamsız gelen “Bilge Tonyukuk” adı ile genel olarak “Tawgaç ~ Tabgaç” diye bilinen Doğu Çin ülkesinin eski Türk damgalarıyla yazılmış biçimlerini incelerken, geçen zaman içinde düzeltisi yapılmamış bazı okuma yanlışlarının bulunduğunu sezmiştim. Bu adları belirten imlerin de sağdan sola doğru sırayla “T.(O ya da U).YN.K.K > Otuyanıkok” ve “T.B.ĞH.Ç > Otboğhaç” diye ses ilen dirilmesinin, söz konusu bengütaşın içerdiği önem bakımından daha uyumlu olacağını düşünmüştüm.
Bunlar gibi, “Kültigin” ya da “Költigin” adının ö ya da ü ünlüsüyle mi okunması gerektiği, Türkoloji hocalarımız arasında uzun süre tartışılmış bir sorundu. Gerçekte, hem ö hem de ü ünlüsü bizim eski Türk yazımızda, O ya da U iminde olduğu gibi, tek damga imiyle gösterildiği için tartışılan her iki sav da yarı doğru sayılmalıydı. Bence, k.ö / ü.l.t.i.g.n damgalarıyla verilen ad, ökh.öl : öt.iğh-gin ve ükh.ül : üt.iğh-gin olmak üzere iki kez okunmalı, böylece onun en az iki değişik düzeyde içerdiği “kül olan ötücün can” ile “akıl ileten tigin can” anlamları üzerinde durulmalı, olağanüstü çağrışımları da incelenmeliydi.
Bu çabalar içinde, Ana Dilimize bakmak için Avrupa merkezli batı dilbiliminin önerdiği ölçütleri gözü kapalı uygulamak yerine, alt yapısı bizim en eski özgün abece’miz olan or.okh-khu.ng (Orkhun) [3] damgalarına dayanan ve “fonetik dışı & görsel yanlı çözümleme” adını verdiğim çok özgün bir yöntem geliştirmiş oldum. [4] Her gün kullandığımız sözcüklerin yapı taşı olan heceleri, akademik olmaktan kaçınan bu yeni yönteme göre yazıp okuyarak giriştiğim çözümleme uğraşı çoğu kez benim bile beklemediğim ilginçlikte sonuçlar verdi. Bunların çoğunu, 2002 yılından bu yana örütbağ üzerindeki www.gokkogbitsik.com adresli örümevi ışotağı’mda, başka bir deyişle web site’mde yayınlamaktayım.
İzleyen bölümde de özellikle halkbilimsel araştırmaların alanına girdiğine inandığım bir.ikk’.üç (birkaç) örneğe, Orkhun damgalarından oluşan amma okuma kolaylığı için yukarıdan aşağıya değil de soldan sağa olmak üzere ters yönde dizilmiş görsel imlerin desteğiyle, kısaca değineceğim. |
|
|
|
Bir M.E.B. Örnekleriyle Türkçe Sözlük [5]’te bir, “sayıların en küçüğü, ilki, tek, eşsiz, benzersiz; eş, benzer, tıpkı” gibi ttr., ttr (tatara, titiri…; vs., vs…) açıklamalarla dolu onbir sayfa kadar yer kaplar. Orkhun damgalarıyla uğraşmaya başladığım 1990 yılı başında, bir sözcüğünün tüm dil betiklerinde ve sözlüklerde şimdiye dek sözü edilmeyen matematiksel bir veri niteliği içerdiğini anlayınca, doğrusu çok şaşırmıştım.
Çünkü, ince ünlülere özgü Orkhun damgalarıyla önce b.r yazıp, hece değerleriyle ebe+er ~ eber’den ber ~ ver; sonra b.i.r yazıp, ebe+i{le}+er diye ünlediğimde, günümüzde tek hece gibi okunan sözcüğün iki yarım ögeyi içinde taşıdığını ayrımsamıştım. Bu durumda, ber ~ ver (ya da bir veri) olan paydalar, özetle tek başına işlevsiz yarım ebe ile işlevsiz yarım er yan yana gelip, kınalı eli-ele verip ebe+er’leşince (birleşince) [6], sonsuz sayıların, kuşakların, nesnelerin başlangıcı sayılan bir kavramı ile birlik ve birebir, bir+im ~ ver+im, evermek, ttr., ttr… gibi bir dizi türevlerin oluşmasına yol açmış demekti. Türkçemizde ebe ile er kök hecelerine neden olup, ber : bir deyimine erişen biyolojik algı ile bilinç evriminin başlangıç tarihini kestirmek olanaksızsa da, bundan sonra “bir berber bir berbere bre berber gel beraber bir berber ebi eberelim id.(üng) : y(ay).öt.üm.iş {diye ötmüş ~ eyitmiş}” tekerlemesini, eğlenceli bir dil kaydırmaca örneği olduğu kadar, bilimsel düşüncenin tarihsel gelişimi içinde ortaya çıkacak 1+1+1+1…. dizisini öngören ve onu çağlar öncesinden tanımlayan bir formül ya da gönderme olarak değerlendirmemiz gerektiğine inanıyorum. |
|
|
|
Çilingir Sofrası Yine M.E.B. Örnekleriyle Türkçe Sözlük’e bakarsak, çilingir, “kilit, anahtar ve bunlara benzer şeyleri yapan sanatkâr” anlamına gelen Farsça kökenli bir isim olarak tanımlanır. Çilingir sofrası ise, “üzerinde içki, meze ve hafif yemek bulunan içki sofrası” demek imiş... Şimdi, “kilit ve anahtar yapan bir sanatkâr ile, kafadarların çevresinde efkâr dağıttığı içki masasının ne ilgisi var?” diye sormalıyız. Hiç bir ilgisi yok, elbette. Öyleyse, tarih öncesinden beri, bir yandan davul gümleterek, bir yandan da sanrı verici ot şuruplarıyla ya da mayalanmış kısrak sütüyle kafa tütsüleyip düşünce dağıtan ış.am+an (şaman) atalarımız, akşamdaan akşama geliştirmekte oldukları içki sofrası kültürünü anlatmak için, gidip tâ “diyar-ı Âcem”den (İran elinden) anlamca ilgisiz bir isim tamlaması getirmek gereğini mi duymuşlardı? Elbette hayır…
Bugünkü bilgilerimizin çoraklığında Farsça sandığımız çilingir sözcüğü, aslında Gök*köG Bitşik : öt.im : ol.oğh-ğhu : eb.il.iğh-ğhi (ötüm oluşu im biligi > etimoloji)’sine göre, et.ür.ük : öt.ür.ük.iç-çe (Türk ırkı ürükü Türkçe)’mizdeki aç : el.ng / il.ng : gir kök hecelerinden oluşmuş bir deyimdir; içerdiği anlam da apaçıktır:
Kilidin anahtarı bendedir, sendedir, hem de
ondadır… Davet ~ mavet beklemeden oluşturulan “aç : el.ng / il.ng : gir” masasının, hem anlam, hem de biçim bakımından özüm öz Türkçe kökenli bir “çilingir” sofrasına dönüşmesi de –hele ortadaki şişe el birliğiyle yarılandıktan sonra– son derece olağandır. “am.er.okh : ebe (merhaba)” deyip, buyur edin kendinizi o sofraya... [7] |
|
|
|
Geçti Bor’un Pazarı… Sanırım halkımız arasında, “Geçti Bor’un pazarı; sür eşeğini Niğde’ye…” deyişini ömründe duymamış ya da ne anlama geldiğini bilememiş kimse yoktur. Sözün ereği kişiye zaman ve yer bakımından kaçırdığı fırsatı gidip başka bir yerde araması bildirilmekte, ancak önerilen yerde fırsatın varlığı, süresi ve yetişilebilirliği güvencesi verilmemektedir. Buraya dek, söylemin dilinde biçim ve anlama ilişkin bir sorun yoktur. Ne var ki bu deyişte, söz gelişi neden Silivri ile İstanbul, Sincan ile Ankara ya da başka iki yakın pazar yeri değil de, özellikle Bor ile Niğde yerleşimlerinin anılmış olması, bana uzun yıllar süresince “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” benzeri, söylem nedeni açıklanmamış bir gizem gibi görünmüştü. Yıllar sonra bu deyişi Orkhun damgalarıyla yazıp, içrek düzlemde yapılması gerektiği üzere döne döne okumayı deneyince, karşıma ış.okh.ng (eng. shocking) bir bildiri çıkıverdi: “Getti oborun ob’azarı; sür eşeğin’ ineğ deye…” ya da güncel deyişle “Geçti gitti paranın pazarlık (satınalma) gücü; sür eşeğini inek deyi…” Deyiş artık iki köyü, iki alış-veriş gününü, bu günlerdeki fırsatları kapsamaktan çıkıyor; tüm yurdun, belki Anadolu’dan daha önce Avrasya ve Orta Asya’nın her yerinde ve hemen her çağda, zaman aşımına uğramayan bir tüketim ök.ör : nomu’nun (ekonomisinin) tanımını yapıyor. Par’azarı (enflasyon) denilen canavarın varlığıyla palazlanan celepler, tarlasını sürmek için kara sabanına koştuğu eşek yerine, biriktirdiği paracıklarla inek almak isteyen fakir köylüye kapıyı göstermektedir. Burada insanın aklına, Aziz Nesin’in bir öyküsünde, iki gözlü bir ev almak için para biriktirmesine karşın her yıl artan fiyatlar karşısında yıllar yılı muradına eremeden kocayıp giden işçinin acıklı güldürüsü geliyor. Ünlü deyişin bilinen biçimi yalıtılmış özel ve somut bir durumu, bunun altında gizlenmiş olan öbür bildiri ise daha genel ve soyut bir ortamı tanımlıyor. Usa vurma bakımından ustaca iç içe geçirilmiş olduğu anlaşılan bu iki öncül (postulate), dilimizin yapısı içinde kurgulanan tümdengelim ve tümevarım yöntemlerini belirten bir örnek midir? Neden olmasın? Türkçe’mizin matematiksel, mantıksal, bilgisayar temelli bir dil olduğu eskiden beri söyleniyor. Bu savların en dolaysız canlı kanıtları da olsa olsa her gün kon : uç (konuş)’tuğumuz Ana Dilimizin uç(uş)unda olabilir. |
|
|
|
Bilmece - Bulmaca Orkhun damgalarıyla yaptığım bir başka çalışmada, işlevsel bakımdan birbirine çok yakın iki eylemin adı olan bilmece - bulmaca sözcükleri için, hem ince ön ünlüler (e, i, ö, ü) ile kullanılan b.l.m.c; hem de kalın art ünlüler (A, I, O, U) ile kullanılan B.L.M.C damgalarını eşleştiriyordum. Yaptığım düzenlemede, her bir sözcük için, önce bir ünlü ve sonra bir ünsüz ile oluşturulan hecelerin yer aldığı 4 x 4 = 16 gözlü bir kafes (matriks) ortaya çıkmaktadır. Bu kafes gözlerindeki heceleri soldan sağa ve sağdan sola olmak üzere yatay, dikey ve verevine yönlerde okuyup birleştirmekle –yanılmıyorsam 16’nın katları olarak 64 ile 128 arasında– “acım elemim bol çelebim” gibi anlamlı ve “ömüçlüb malbuc obacıb” gibi, ya zamanında anlamsız ya da günümüzde bize öyle gelen sözcük devrişimleri (permutasyon) türetmek olasıdır.
Burada sıkça kullanılan bir deyişi ansımakta yarar var: “Benim oğlum binâ okur; döner döner gine okur…” Günümüzde başarısız olup ilerlemeyen, tıkanıp kaldığı için yinelenen girişimleri anlatmakta kullanılan bu alaylı benzetme, bir babanın okulda sınıf geçemeyen haylaz oğlunu kınaması değil, aslında eskiden çoğu zaman aralıksız olarak yazılan içrek (ezoterik), kapalı yazıların örtülü anlamını ya da gizli bildirisini çözmek için döne döne okunması gerektiği’ni vurgulayan bir kuraldır. Bu kuralın Orkhun damgalarını okurken de uygulanabilirliğini daha önce denemiş olduğumdan, bilmece – bulmaca sözcüklerinin devşirimlerinden türettiğim heceleri döne döne okuyup, anlamlı olabilecek düzeyde birbirleriyle tutarlı dizeler biçiminde sıraladığımda, daha önce hiçbir yerde duymadığım, ancak çocukların “Uçtu uçtu, ne uçtu?..” oyunundaki gibi, içinde kulağıma hiç de yabancı gelmeyen ögelerin yer aldığı şu ilginç dörtlükle karşılaştım:
ebe bil elim iççi Şimdi burada güncel kullanımdan uzak kalmış görünen bazı sözcüklerin üzerinde durmak istiyorum: ob / ob-bu : o ya da bu (top, topaç, ceviz; sakız, şeker, lokma… benzeri) yumru ya da değirmi nesne (object); Örneğin, 1. at.ob : atılan yumru nesne > tr. top; 2. ob.al : {karşıdan atıldıktan sonra} alınan yumru nesne; aynı anlamda tüm Hint-Avrupa öbeği denilen dillerde gr. bala ~ eur. ball, balle; bola; palla, pelota, ttr., ttr…; 3. at.ob.al : top atıp, top alır gibi yürüyen kişi > tr. topal; fr. boiteux; eng. lame. Buradaki son iki sözcük için, ob.at : al.am.er imlerinden görsel aktarım sonucu oluşmuş ve giderek sescil değişimlere uğramış sözcüklerdir savını ileri sürmek, ortaya konan at.ob ~ ob.al ortaklığı ölçütleri içinde son derece olasıdır. Örümevi ışotağı’mda bunların ayrıntılı bir dökümü görsel çizim olarak verilmiştir. Bkz: Atob / Obal ebi : bilem : Okumalar sırasında e ~ i değişkenleri arasında rasladığım bu devşirim, döneceği yeri, yuvasının bulunduğu evi bilen ebibilen kuşun, bizim için günümüzde “haber veren can” demek olan Türkçe ğhu.ber.cin (güvercin)’in, geçen uzun zaman içinde unutulan öbür adı olup olmadığını düşündürmektedir. eba : bil : Arabça kökenli bir sözcük olduğu ileri sürülen ebabil, dağ kırlangıcı ya da keçi sağan kuşu diye tanıtılan ve Kur’an 105. (Fil) suresinde anlatılan kuşlar olarak bilinir. Ana dilimizin bilmek eyleminden yapılmış olan özüm öz Türkçe bilmece sözcüğü içinde yer alan ebebel ~ ebebil ~ ebabil ~ babil ~ bübül ~ bibil, ttr., ttr… ve –inanması zor olsa bile– bil+bil ~ bülbül gibi hecelerin var olması da, salt sescil anıştırmalara bakarak, bunların ve bunlar gibi yığınla sözcüğün ister istemez dışardan, söz gelişi Fars, Arab, Yunan, ttr., ttr… dillerden ödünç alınmış sözcükler (foreign loan words) olduğu savını [8] geçersiz kılacak özgün kanıtlar için birer örnek sayılmalıdır. Bunun için Divanü Lûgat-it-Türk, c. I, s. 78’e bakmak yetecektir > “übüp : İbibik kuşu. Buna ‘übgük’ dahi denir”. aççı ~ aşı; uççu ~ uçtu; üççü ~ üstü : Orta Asya’dan güneye inildikçe çigin ~ tigin, çengiz ~ tengiz; çay ~ tay > te ~ ti; çin ~ tin / sin örneklerinde olduğu üzere, t ünsüzüne dönüşen ç ünsüzünün, bu değişimin im niteliğinden kaynaklandığını ele verecek bir biçimde, Batı dillerindeki üp/f.üng : öt.ük (sescil, phonetic) ortamda da, ç = tch ünsüzünden t ya da s ünsüzü ve t ~ th imi oluşu, kök im’lerin günümüze eren evrimi bakımından çok önemli, am : ma Hint-Avrupa & Altay gibi ilişkisiz sayılan iki dil öbeği arasındaki köken bağlantısı konusunda, bugüne dek gereğince incelenmemiş bir dil ortaklığı olayıdır [9] . Örümevi ışotağı’mda bu tür ç > t / s dönüşümünü saptayan 31 örnek verilmiştir. Dörtlüğümüze dönüp, taşıdığı yalın söyleyişi biraz daha evirerek, daha güncel bir deyişe dönüştürsek bile, damgalar dizisinde örülen yapının (morfoloji’nin) bozulmadığını görürüz:
ebe bebe, bil elim içi Yumulu iki elinden birinin içindekini bilecek ebe bebe kardeşine ödül sözü veren aba’nın, ya da bibi’nin, gerçekte her iki elinin de boş olduğunu anlıyoruz; “Kuşum elimin üstünü öpüp uçmuş!..” diyerek, ona ballı bulamaç aşı almaktan kendini kurtarıyor.. Sonuç olarak, üçer hecelik bilmece-bulmaca sözcüklerinin inanılmaz yalın yapıları içinde, iki çocuk arasındaki “saklananı bil-bul” oyununun şirin bir tekerleme dörtlüğü biçimindeki anlatımı damgalanıp gizlenmiştir (şifrelenmiştir) diyebiliriz. Nice bin yıllık halkbilim yüklüğümüz içinde bunun gibi daha başka ne abece’ler var aceba?..
Ankara, 22.06.2012 |
|
|
|
Dipnotlar [*] Doğan Türker , RC ’58, DGSA ’63; Ozan, Çevirmen, Y. İç Mimar, Araştırmacı-Yazar. [1] 1990-1995 yılları arasında, yurt içinde ve dışında, birçok dilbilimci, antropolog uzman ve yazar ile yaptığım yazışmalar sırasında sıkça dile getirildiği, özellikle de Kazak yazar Olcas Süleyman’ın “Yazı’nın Dili” kitabında yazdığı üzere, “Etimologun başlıca görevi, söz konusu kelime ile adlandırılan görsel işareti açıklamaktır. Kelimelerin menşeyi ile ilgili incelemeler, geleneksel etimoloji yöntemiyle “el yordamıyla” ve “körü körüne” yapılmaktadır. (…) Derlenmiş olan malzeme baz alınarak, tahmini prototip açıklanmaya çalışılıyor ki, çoğu zaman “ortalama aritmetik” bir şey olmaktan öteye gidemiyor. Etimoloji bununla sınırlıdır. (…) Bu aşamada, kelimelerin nedensellik bağları belirlenemez. Daha ileriye gitmek için ise, sadece işitme duygusuna dayanan, “görmeyen” yöntemler yetersiz kalmaktadır.” … “Etimolojik araştırmalarda, inceleme genellikle sesbilim alanına odaklanmış oluyor; bu durumda tespit edilmiş olan tarihsel sesbilim süreçlerine dayalı olarak, açıklanmakta olan sözcüğün genel manzarası oluşturuluyor. Fakat sözcüğün morfolojik evrimi ile ilgili sorular (bulunan praform tarihî planda tek heceli bir yapı mı, değil mi; morfolojik açıdan kök mü, türev mi?) hep yanıtlanmamış kalıyor.” Süleyman, Olcas, Yazı’nın Dili, çev. A. Acaloğlu, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İst. 2001, s. 94 ve 288; Dillerin kökeni konusundaki düşüncemi bu kerte temelden destekleyen bu özgün çalışmadan ancak 2010 yılı sonlarında belgeselci-yönetmen dostum Engin Ayça’nın armağanı sonucu bilgi sakıbı olabildim; ona burada içtenlikle teşekkür ediyorum. [2] Wade, Nicholas, A Biological Dig for the Roots of Language”, New York Times, March 16, 2004; “Ancak eski dilleri araştıran pek çok uzmanın görüşüne göre, öndili saptayacak bir dil ağacını kurgulama şansı yok denecek kadar az olup, bunu yapmaya kalkışanlar yorucu bir düşün peşine düşmüşler demektir”. Bkz: Bir Dil Ağacı Daha mı? [3] or.okh-khu.ng (orkhun > orhun ~ orhon) altın okun {ucu yıla yazılan} altın {kut} okuma; bu bengütaşların bulunduğu ırmak ve yerin özel adı. Bu çözümleme kuzey or.ng.okh-khu (runik) ile güney okh-khu.or.ng (kur’an) yazılarının da insanlar arasında neden çok uzun süreler boyunca “kudaydan tartkan (tanrıdan verilen)” kutsal yazılar ve kutsal okumalar olarak görüldüğünü açıklar. Bkz: orkhun & runikh [4] Mustafa Kemal’in 16 Temmuz 1921’de Ankara’da 1. Maarif Kongresini açış konuşmasından güncel dilde: “Şimdiye dek izlenen öğrenim ve eğitim yanlışlıklarının ulusumuzun gerilemesindeki en önemli etkenlerden biri olduğu kanısındayım.” … “Rastgele bir yabancı kültürü kabullenmek şimdiye dek izlenen yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrardan başka bir işe yaramaz.” Kaynak metin için bkz.: Atatürk; Söylev ve Demeçleri (1906-1938); cilt II, sayfa 16-18, Türk İnkilap Tarihi Enstitüsü Yayınları no.1; 2. basım: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1959, Ankara. [5] Örnekleriyle Türkçe Sözlük, 4 cilt, M.E.B., Ankara 1995. [6] Yarım ebe ile yarım er için gereken işlevsellik kuralı da unutulmuş değildir: Dilimizde hem eşleştirilmiş iki nesnenin adını bildiren, hem yaz(mak) ve oku(mak) eylemlerini belirten, hem de dişil-eril ayrımını niteleyen y(ay) & ok damgalarının, öznece öncelliklerine göre yerlerinin değiştirilmesi ile her üç ortam için geçerli olan bir koşul dile getirilmiştir: “y(ay).sz.ok atılmas, ok.sz.y(ay) gerilmes...” [7] 21 Nisan 1999’da Cumhuriyet gazetesi yazarı Sn. Deniz Som’a gönderdiğim teleks metni (biraz düzeltmeyle). [8] Elimizdeki Türkçe sözlüklere bakarsak, kendi ana dilinde “ana, bebe, cücük” kadar a.be.ce. demesini de bilen ve sözel alefbet’ini ya da elifba’sını a.be.ce ile başlatan kişi, soru kipi yapmak için en kolay yöntem olarak imleri, sesleri ya da heceleri paçal (metatez) edip a.ce.be. “acep, aceba?” diyememiştir de, ayni işlevi yerine getirmek için gidip Arab dilinden “acebâ” diye a.ce+ebe (aca’ib ~ acayip; ucûbe) bir sözcük almak zorunda kalmıştır. Ne y(ay).sz.okh (yazık)!.. [9] Avrupa dilleri ile ilgili çalışmaların, 18. yüzyıldan sonra Avrupa kıtasını aşıp Yunan, Sırp, İran ve Hint dillerine kadar uzanması sonucu hepsini ortak bir dil-kültür ve uygarlık kökeni altında toplamak amacıyla Indo-Germen ya da daha geniş olarak Indo-European (Hint-Avrupa) Kuramı adıyla anılan bir varsayım ileri sürülmüştü. İki yüz yıl süresince doyurucu bir sonuç vermemiş olan bu kuram son zamanlarda dirimbilim (biyoloji) temelinde ele alınmış olmasına karşın, bu yöntemle de tutarlı sayılacak bir sonuca ulaşamamıştır. Bkz: Hint-Avrupacılık İdeolojisinin Çöküşü
|
|