|
doğan türker
|
|
u Doğan bey, lütfen kendinizi tanıtır mısınız? Aldığınız eğitim, okuduğunuz okullar…. Çocukluğunuz ve gençliğinizin en çok aklınızda kalan ve hayatınızı etkileyen, önemli olduğunu düşündüğünüz olaylar nelerdi acaba…? 1939 yılında Çorlu’da doğdum. İstanbul’da Robert Kolej’i ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek İç Mimarlık Bölümü’nü bitirdim. Çocukluğumun unutulmaz anıları arasında okula başlamadan önceki yıllarda çocuk dergilerini alıp anneme satır satır okutmak ve resim yapmak var... 21 yaşındayken annemin erken ölümü beni çok etkiledi. Bundan 7-8 ay sonra ilk şiir bitiğim gecebarı yayınlandı. u İş hayatınız bildiğim kadar ile çok yoğun ve renkli idi… biraz bahseder misiniz lütfen? Kolej yıllarımda Delta Petrol Araştırma Şirketi’nde jeofizik hesapçı, Akademi yılları sırasında ve sonrasında, 7 yıl süresince Reklam Moran’da grafiker, müşteri temsilcisi ve şirketin sanat bölümü yöneticisi olarak çalıştım. Tanıtım, tasarım, üretim ve satış alanlarında birkaç şirket kurup çalıştıktan sonra, uluslararası bir şirketin yönetim kurulu üyesi olarak sekiz yıl boyunca Kahire’deki yatırım, üretim ve satış işlerini yürüttüm. u Hatırladığım kadar ile, şu anda meşgaleniz olan ve konuya birazdan gireceğim çok önemli alanınızla ilginiz Mısır’da ortaya çıkmıştı…Gize Piramitleri yakınlarında çalıştığınız dönemde farklı bir konsantrasyon ile ulaştığınız, son derece önemli ve hayati bilgilere “bilgi-duygu” metodu ile ulaştınız… bu ilham nasıl geldi? Uğraştığım alana karşı ilgim Mısır’a gitmeden çok önce ortaya çıkmıştı. Bunu örümebi ışotağı’mda (web sitemde) yer alan 04 Ocak 1997 tarihli söyleşide şu sözlerle belirtmiştim: “Gençlik yıllarımda çok az konuşan, suskun biriydim. O sıralarda, örneğin “at” sözcüğü gibi “bat; çat; kat; sat; tat; yat” sözcüklerinin de birer “kök” olduğu bana eğreti bir açıklama gibi görünmüştü. Ben, her birindeki “at”ın kök sayılması gerektiğini; onun başına tek tek takılan o “ünsüz”lerinse ne anlama geldiğini düşünüp dururdum.” Kırk yaşımdan sonra, Gize Piramitleri yakınlarında çalıştığım dönemde sadece işletmecilikle uğraştım. Az önce sözünü ettiğim gençlik yıllarıma ait deneyimlere bağlı değerlendirmeleri, emekli olup Antalya’da yerleşene dek derin dondurucuya koymuştum. “Önemli ve hayati bilgilere ulaşmak” için gerekir dediğiniz yöntem ve esin kıvılcımları ise daha 1961 tarihli bitiğimin satırları arasında bol bol yer almaktaydı. Oradan örnek bir dize vereyim size:
atıldığında
göreli isteklerin uzandığı ussal gömütlere u Sizin ortaya çıkarttığınız, Dünya’daki neredeyse tüm dillerini kapsayacak, “fonetik dışı ve görsel yanlı çözümleme yöntemi” sayesinde hiç tahmin etmediğimiz diller arasında bile net bir bağlantıyı vurgulayan, insanlığın çağlar öncesinde konuştuğu ve tamamen unuttuğu ortak bir dilin varlığını keşfetmişsiniz. Bu müthiş yönteminizden mümkün olduğunca sade bir şekilde bahsetmeniz mümkün mudur? Olağan tanımlamadan ayırmak için Gök*köG Bitşik diye adlandırdığım bu çalışmada, önce Ana Dilimiz’in kökenlerine ulaşma, sonra öbür dillerle varsa ortaklığını saptama işinde, üp / f.üng : ötük (fonetik; sescil) yöntemlerle tutarlı bir çözümleme yapılamayacağı bilinmelidir. Dillerin sescil özelliklerine göre öbeklendirilmesi, Hint Avrupa dilleri ile Ural Altay dilleri arasında genelde herhangi bir akrabalık ya da benzerlik bağı yokmuş düşüncesini uyandırmaktadır. Oysa, Türkçe’deki top sözcüğü ile Batı dillerinin birçoğunda bulunan ball(e) sözcüğünün, kişioğlunun sesle konuşmasından önceki eylemsel ve görsel iletişim aşamalarındaki köken birliğinin bir ürünü olduğu, sadece “fonetik dışı ve görsel yanlı çözümleme yöntemi” ile açıklanabilir. Örneğin, günümüzdeki Türkçeyle de, İngilizceyle de sınırlı olmayan, hemen her dilde geçerli olan çok evrensel bir gerçekliği, soğuk havalarda H—O—H diyerek, ağzımızdan çıkan su buharı ile anlatıyoruz. Aynı anda 2 hidrojen ile 1 oksijen atomundan oluşan su molekülünün kimyasal formülündeki görüntüyü de açığa çıkarıyoruz. Hangi dili konuşursak konuşalım, hiçbir eğitim almadan, fizik, kimya bilmeden, anamızdan öğrendiğimiz üzere ortaya koyduğumuz bu olağanüstü biyo-linguistik tepkime nedir? Nereden gelir?.. Dahası, günlük İngilizcede kullanılan ve uzam / uzaman kapsamında göreceli bir konumu betimleyen, oldukça soyut nitelikli up & down sözcüklerinin arasındaki inanılmaz tekilliği de, İngilizce diliyle değil, ancak Gök*köG Türkçe’mize ve onun fonetik dışı & görsel yanlı çözümleme yöntemi’ne başvurarak kavrayabiliriz. Bunlara benzer pek çok başka örnek örümebi ışotağı’mda (web sitemde) iduk : ışın.(y)eri > dictionary bölümünde bolca verilmiştir. u Batı dil bilimcilerin savunduğunun zıttı olarak, dillerin zaman içinde işlevsel olarak gelişmediğini, çevre-yaşam koşullarının bir sonucu olarak ortaya çıkmadığını, tersine, bio-genetik öğesi olarak insanların bilinçlerinde hep var olduğunu, oraya kodlanmış olduğunu yaptığınız çalışmalarınızla kanıtlıyorsunuz. Bu heyecan verici ve son derece komplike olan konuya okurlarımızın daha iyi anlayabilecekleri şekilde özetleyerek anlatabilir misiniz lütfen? Öncelikle soru içindeki bir aksamanın doğrusunu verelim: Diller zaman içinde elbette işlevsel olarak gelişip yaygınlaşır ya da yozlaşıp ortadan silinirler. Karmaşık konumuzun özetlenmiş bir açıklamasına gelince, dillerin ortaya çıkması, yani kişioğluna özgü konuşma yeteneğinin başlaması, çevre-yaşam koşullarına bağlı sescil bir doğal evrim sürecinde oluşmamıştır. Dilbilimci Chomsky’ye göre, çocuk, bir konuşmayı duymasını, onu çözümlemesini ve oradan dilin kurallarını çıkarmasını sağlayan bir dil-edinme donanımı ile doğar. Günümüzde pek çok psikolinguist, dil ile etkileşimde bazı temel bilgilerin doğuştan geldiğini varsaymaktadır. u Evrensel ana dilimizin kökeni nedir, Sizce? Buna Tanrısal bir dil diyebilir miyiz acaba? Yeryüzündeki eski - yeni tüm diller arasında özellikle bazı dillerin, dahası birtakım yazı ve bitiklerin tanrısal olduğu, doğrudan kişioğluna verildiği ya da Allah katından elçisine iletildiği binlerce yıldan bu yana hep ileri sürülmüştür.Yerli, yabancı pek çok ünlü ve saygın bilim adamınca Türkçenin “tümüyle matematiksel yapıya sahip, son derece bilimsel tasarım ürünü, betimleme gücü çok yüksek bir dil olduğu” söylendiğine göre, Gök*köG Bitşik Ana Dilimiz’in de tanrısal, daha doğrusu eski Türklerin dediği üzere “Kuday’dan tartkan (Tanrı’dan uzatılan)” bir dil olduğunu hiç çekinmeden pek âlâ söyleyebiliriz. u Bu çalışmanızda, yola çıktığınızda attığınız ilk adım ne idi acaba? Hangi ipuçları Sizi bu buluşunuza getirdi? Neler ilham verdi? Bir konuyu önceden kestirip ya da birşeyden esinlenip bir ön tasarım yapmak; buna uygun ilk adımı atmak; ince uzun bir yola çıkıp, birtakım ip uçları ele geçirerek bugünkü sonuca ulaşmak asla söz konusu değil... Gene de, sorunuza yakışır bir yanıt vermek için, 1961 tarihli şiir bitiğim gecebarı’nın birkaç kez okunması gerektiğine inanıyorum. u Bu Evrensel Dilimizin ve Müziğin arasındaki ilişki nedir acaba? Evrensel Dilimiz ile Müzik arasındaki ilişki, kişioğlunun evren, doğa, yaşam ve ölüm ile dışarıdan içeri - içeriden dışarı süregelen ayrılmaz alışverişinin en etkin, en soyut bir biçimde dışa vurulmasıdır. Türkçemizde Tümel Bilinç (İlahi şu(ğ)ur) demeye gelen oğh.uz.am damgalarını tersten okuyunca, ma.zu.ğho kavramından mazukho ~ mızık > müzik; mousikos ~ muğsiki > musichi; musique gibi bir dizi sözcük üretmiş oluruz. Batı Türkçesindeki m ~ b dönüşümüyle muzuki sözü buzuki olur. u Buluşunuzu yıllar önce yaptınız, ama araştırmalarınız daima devam ediyor. Yarattığınız sözlük devamlı genişliyor ve gelişiyor. Bu araştırmanızın bizlerin hayatımızda pratik olarak nasıl bir etkisi olabilir? Belki de ayrı olarak algıladığımız birçok oğelerin aslında “BİR” olduğunu bir de DİL vasıtası ile bize kanıtlıyorsunuz? Kesinlikle doğru. Günlük konuşmamızda “onun ipiylen kuyuya inilmez; eve arabaylan ulaştım; soruları yazıylan alalım...” benzeri binlerce söz ederiz de, burada kullandığımız -ilen, -ılan bağlaçı’nın, herşeyden önce “Başlangıçta söz vardı” tümcesindeki baş-ılan-gıç’ı da bağlayan yılan görümlü bağlaç olduğunun pek ayırımında olmayız. u Kurduğunuz internet sitenizden bahseder misiniz lütfen? Sitenizi tam olarak inceleyebilmek için okurdan oldukça derin konsantrasyon, dil bilgisi ve azim gerekiyor. Gerçek mi?.. Umarım öyle olması gerekmiyor... u Yazmas atım Yagmur, Yañılmas bilge Yañku... bu şiiri ve görsel yazı örneğini anlatabilir misiniz lütfen? 11. yüzyılda yaşamış olan büyük Türk dilbilimcisi Kaşgarlı Mahmut’un Divan’ına koyduğu bu deyiş, biz ölümlü insanlara ölümsüz doğanın mutlak gerçeğini bildirir: Tek şaşmaz atıcının yağmur, tek yanılmaz bilgenin de yankı olduğunu anımsatır. Bir binyıl sonra, yukarıdaki olağanüstü deyişi bizim or.okh-khu.ng (Orkhun) yazısı ile düzenledim. Çalışmam bittiğinde, yazının içinde yukarıdan aşağıya yığılmış fırtına bulutlarını, çakan şimşekleri, yağmur damlalarını ve yankuğlarıyla birlikte yol alan ses dalgalarını görür gibi oldum. O karmaşada kaçışan insancıklar da vardı sanırım. Bu dilimizin ve onun yazısının hem anlamsal, hem de görsel bakımdan ne denli güzel olduğunu kanıtlar. u Dil bilimcilerin çalışmalarınıza yaklaşımları nasıl acaba? Bilmiyorum. Bu soruyu siz onlara sorsanız... u Bilinçli İnsan sıfatını taşıması için, Sizce insanın hangi özelliklere sahip olması gerekiyor? Bilinçli İnsan amma tırnak içinde “Gerçekten Bilinçli İnsan” niteliğini taşımak için, bir kişinin hangi özelliklere sakıp olması gerektiğini hiç kimse önceden saptayamaz. Çünkü, her birimiz farklıyız. Kimse Gerçek Bilgi’yi aynı biçimde algılamaz, aynı hızda soğuramaz. Bu nedenle de, kimse ağır kitaplar okuyarak ya da yüksek sesle verilen dersleri dinleyerek Bilinçli İnsan düzeyine ulaşamaz. Yıllık kazancının onda dokuzunu yabancı dilde eğitim – öğretim yapan merkezlere vermek bile ona yardımcı olmaz. Yunus Emre’nin dediği gibi, biz İnsan Olma Bilinci’ne kendi özümüzü tanıyarak, aklımızı ve gönlümüzü bu öze uydurarak, böylece Yaratan’ın ışığının yaşantımızın tümüne ulaşmasını sağlayarak erişebiliriz. Gerçek Bilgi ve Bilinç, yalnızca içsel seslerimizin bizi uyandırabileceğini söyler: Bunun için gözlerimizi, kulaklamızı ve ağzımızı kapatmaktan ya da onların kapatılmasından kurtulalım. Bakar ökör sürüler yerine bakar okur budunlar olmamız Tanrı buyruğu olarak gelmiştir. Çok sevimli olduğu sanılan Üç Maymun yontusu aslında Bilinçsiz İnsanı simgeleyen bir oyuncaktır. u Çocukları yetiştirirken keşfetmiş olduğunuz “Diller Birliği” ‘nın ışığında, nasıl bir katkımız olabilir? Çocuklar yeni doğmuşken acaba bu Evrensel Dili biliyor mudur? Çalışmamın eğitsel katkısını, çocuklarını yetiştiren anaların değerlendirmesine bırakmanın daha uygun olacağını düşünüyorum. Çocuklar değil yeni doğmuşken, ruhları daha ipince bürümcük gibiyken, bir tohum ile yumurta çarpışması arasına girip, geçecekleri kara delikten bu dünyaya fırlayacakları eşsiz bir kozmik patlama’yı aradıkları zamandan beri, bu Evrensel Dili bilmektedirler. u Dünya gezegenimizin yakın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Düzenlemiş olduğum ankette maalesef insanların %39u geleceği şimdiden daha da kötü olacağını düşünüyor… bu umutsuzluğu Sizce ne ile dengeleyebiliriz, nereden güç alabilir, içimizi de, çevremizi de nasıl aydınlatabilir, ışıklandırabiliriz? Ne yaysızok’tur ki, bu dünyadaki yaşantımız ile bugüne dek varılmış olan sonuçlar, gerçekleri gören ve duyan bireyler için gittikçe artan bir kaygıya neden olmaktadır. Bazı sorunların çözümsüz görünmesine karşın bilinçli insanlar olarak çevremizi aydınlatma işine gelince, en kötü koşullar altında ulusunun toptan yok olmasına karşı çıkan Ulu Önder Mustafa Kemal örneği devir+imci ve dev+erimci düşünceler ile davranışlar üretmek zorundayız. u Çok teşekkür ediyorum! men özüm : ötüş ökör : id+erim...
Söyleşi : Anjelika AKBAR; 14 Şubat 2009
|