Söyleşiye Giriş

Dil bir ulusun omurgasıdır. Her şey onunla yaşam bulur. Ulusun coğrafyası, tarihi, kültürü, ekonomik ilişkileri onunla oluşur, gelişir. Ortak bir dil olmazsa insanların bir araya gelip devlet kurması pek olanaklı değildir. Dayanışma, konuşma, anlaşma, gelişme, güven, v.b. hep dilin aracılığıyla sağlanır. Ortak bir dil, ulus olmanın can damarıdır.

Dünya tarihine baktığımızda, zamanında parlak uygarlıklar yaratmış pek çok toplumun dillerinin yitip gittiğini görürüz. Bugün Anadolu’da Hurrice, Hititçe, Likçe, Frigçe, Urartuca, vb. dilleri konuşulmamaktadır. Sümer tabletleri vardır, amma dili yoktur. Babilce, Akadca, Urca, vb. sönüp gitmiş ya da başka dillerin içine karışmıştır. Özellikle insan hareketlerinin, göçlerin, savaşların tarih boyu çok yoğun olduğu Anadolu, Trakya, Kafkasya, Ortadoğu gibi bölgelerde pek çok topluluk kısa dönemli yaşam bulmuş, onlarca kültür, dil, gelenek, görenek birbirine karışmış, özgünlükler uzun evreli olamamıştır. Genellikle yerleşiklerin ve çok güçlü devletlerin dilleri yaşayagelmiştir. Çin, Hint, Japon, Avustralya Aborijin dilleri, vb. insan gelgitlerinin yoğun olarak yaşanmadığı bölgeler, ada ya da yarımadalarda konuşulduğu için günümüze dek gelebilmişlerdir.

Türkçe de çok eskiden beri konuşulan dillerden biridir. Çok yer değiştiren topluluklar olmamıza karşın “güçlü devlet – güçlü ordu”  ilkesi nedeniyle dilimiz hep yaşamıştır. “Acaba Türkçe tarihin hangi aşamasında ortaya çıkmıştır? Ne zamandan beri konuşulmaktadır?” soruları kafaları hep kurcalamıştır. Hemen hemen her konuda çağını aşan görüşler üreten Mustafa Kemal Atatürk “Türk dili, taş ve maden devirlerinde kültür kelimelerini göç yolları ile yeryüzündeki dillere yayan eski ve büyük bir kültür dilidir. Kökenbilim sözlüklerinde ‘kaynağı belirsiz’ olarak gösterilen bir çok yabancı sözcüğün Türkçe ile açıklanabilmesi bunu göstermektedir” tezine inanmış ve bu konuda ciddi çalışmalar başlatmıştır. Ancak ulu önderin ömrü tartışmaların sürdürülmesine olanak vermemiştir.

Günümüzde Türk Dili konusunda Tübitak, üniversitelerin Türkoloji bölümleri, Türk Dil Kurumu gibi kuruluşlar önemli çalışmalar yapmaktadırlar kuşkusuz. Ancak, bunların yanında, zaman ve enerjilerini Türkçe’nin bilinmeyen özelliklerini kişisel eğilimleri doğrultusunda araştırmaya adamış, örneğin Türkkaya Ataöv, Tuncer Baykara, Halûk Berkmen, Mehmet Ölmez, Polat Kaya, Kâzım Mirşan–Halûk Tarcan, Osman Nedim Tuna, Reha Oğuz Türkkan ve adlarını sayamadığımız nice kişiler var aramızda. Bu araştırmacılardan biri de, çalışmalarını Antalya ve Ankara’da sürdüren, adını “Gecebarı” ve “Arabarı” adlı şiir betiklerinden tanıdığımız Doğan Türker arkadaşımız. Onunla, yirmi yıl önce geliştirdiği fonetik dışı özgün bir yönteme dayanan “Türkçe’nin kökenleri” ve “Evrensel Ana Dil”  üzerine ilginç bir söyleşi gerçekleştirdik. İlginize sunuyoruz. (H. Uğurlu)

 

► Türkçe’nin köklerine gitme düşüncesi nasıl ve ne zaman doğdu?

Gençlik yıllarımda az konuşan biriydim. Orta öğrenim sıralarında, örneğin “at” sözcüğü gibi “bat; çat; kat; sat; tat; yat” sözcüklerinin de birer eylem kökü olduğu bana eğreti bir açıklama gibi görünmüştü. Ben, her birindeki “at”ın kök sayılması gerektiğini; onun başına tek tek takılan o “ünsüz”lerinse ne anlama geldiğini düşünüp dururdum. Sözcüklere, sözcüklerin derin gizemine karşı bu tutkulu takıntımı, 1961’de Gecebarı adlı ilk yapıtımdaki şiirlerle de ortaya koymuş oldum. Düşündüklerimi oturup sıraya koymaya ve yazıya dökmeye başladığım 1980’lerin ortalarından bu yana geçen son çeyrek yüzyıl içinde neredeyse tüm zamanım ile cılız olanaklarımı Türk Dili’nin kökenleri üzerindeki bu araştırmaya adamış bulunmaktayım.

► Türkçe’nin konuşulan en eski dillerden biri olduğu ileri sürülüyor, bu konuda neler demek istersiniz?

Günümüzde Türkçemiz gibi konuşula gelen ya da Latince gibi artık konuşulmayıp ölü sayılan dillerin, ya yaşamakta olan mirasçılarına ya da geçmişte üretilip iyi korunmuş yapıtlarına, yazıtlarına ve belgelerine bakılarak ne denli eski olduğu ileri sürülmektedir. Ancak bu yöntem çoğu zaman bilimsel değildir. Nitekim, Avrupalılar Yunan varlığını jeo-politik kapsamda Roma’dan duymuşlarsa da, onun antik kültürünü ve bilgeliğini ancak 15. yy.daki Rönesans sürecinde Arabça yazıların çevrilmesiyle öğrenmişlerdir. O bilgilerden kurguladıkları “Yunan Mucizesi” inancını da önce 18., sonra da 20. yy.daki bulgularla değiştirmek zorunda kalmışlardır. Eksi 3 binlerden sonra  gelişen Mısır uygarlığının taşıdığı önemin ayrımsanması Napoleon’un 1798 Mısır seferinden sonra gerçekleşmiştir. Mısır’dan daha önce eksi 5nci binlerden başlayıp, etkileri günümüze dek gelen ve çok önemli olan Sümer uygarlığı da, iki-üç bin yıl süren bir unutulmanın ardından İngiliz arkeolog Sör Leonard Woolley’nin 1922 yılında Mezopotamya’da başlattığı kazılardan sonra gün ışığına çıkarılmıştır. Bu durum Brittannica Ansiklopedisi’nde şöyle açıklanmaktadır: “İsa zamanında, Sümerler’e ilişkin bütün bilgiler çiviyazısıyla birlikte ortadan kayboldu ve ardından gelen yüzyıllarda Sümer adı bile belleklerden silindi. İncil {yazımlarında} ve klasik kaynaklarda bolca belgelenen Asur, Babil ve Mısır tarih ve geleneklerinin aksine, Sümerler’in ilk uygarlıklar tarihindeki önemli rollerini değerlendirmek şöyle dursun, varlıklarını dahi sezindirtecek bir şey Mezopotamya dışı kaynakların hiç birinde bulunmuyordu.” [1] Woolley, Sümer’lerden söz ederken şöyle demektedir: “Onların, ilkel barbarlık içinde debelenip duran bir dünyayı aydınlatan uygarlıkları ilk kıvılcım niteliği taşıyordu. Biz, tüm sanatların köklerinin Yunanistan’da arandığı ve Yunanistan’ın, Olimposlu Zeus’un beyninden tam yetişkin olarak, Pallas gibi fışkırdığının düşünüldüğü evreyi aşmış; o deha çiçeğinin öz suyunu nasıl Lidyalılar ile Hititlerden, Fenike ile Girit’ten, Babil ile Mısır’dan emmiş olduğunu artık öğrenmiş bulunmaktayız. Ancak kökler daha da geriye uzanmakta, tüm bunların gerisinde Sümer yatmaktadır.” [2]

Bu bakış açısından Türkçemiz konusuna dönersek, Ünlü Türkolog Sör G. Clauson’un şu saptaması büyük bir önem kazanır: “Bizim şimdi saptayamadığımız, ancak kesinlikle Hıristiyanlığın başlangıcından çok daha önceki bir zamanda ve oldukça kesin bir biçimde Büyük Çin Seddi’nin kuzeyine ve batısına düşen bozkır alanlarda, bizce bilinen başka hiçbir dil ile soy bağı bulunmayan, özellikle de Mogol ve Tungus dilleri ile akrabalığı olmayan, bütünleşmiş bir Türk dili biçim kazanmıştı.”   [3]

Özetle, Batı dünyasının kültür tarihi içinde Yunan, Mısır ve Sümer uygarlıkları konusunda sonradan ortaya çıkan şaşıgün (anakronik) gerçekler gibi, gelecekteki yıllar ya da yüzyıllar içinde Türkçemizin eskiliği konusunda da hiç bilmediğimiz, yepyeni gerçekler bulgulanırsa, bugün ileri sürülenlerin bile ötesinde, Türkçenin konuşulan en eski dillerden biri olmakla kalmayıp, gerçekten kozmik (uzamsal / evrensel) bir dil olduğu bütün dünya insanlarınca anlaşılacaktır. Bu esemenin (mantığın / diyalektiğin) bizi, Babil Kulesi masalında bozunmadan önce tüm insanların konuştuğu söylenen ortak dile, oradan Leibnitz’in 1699 yılında sözünü ettiği “Ursprache – Ön Dil” [4] ya da günümüzdeki deyişle “Evrensel Ana Dil” [5] çalışmalarına götürmesi kaçınılmazdır.

► Türkçe’nin başka dilleri etkilediği, pek çok dilin kaynağında Türkçe sözcükler bulunduğu varsayımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Burada varsayımdan değil, olgudan söz etmemiz gerekir. Günümüze dek üzerinde gereğince durulmamış bu olguyu araştıran Günay Karaağaç’ın hazırladığı “Türkçenin Dünya Dillerine Etkisi (Akçağ Yayınları, Ankara 2004)” adlı önemli yapıta başvurmanızı öneririm.

► Göktürk alfabesiyle yazılmış Orhon ve Yenisey yazıtları ilk yazılı Türkçe belgeler olarak kabul edilmekte. Ondan öncesi durum nasıl? Daha erken döneme ait yazıtlar ya da damgalar var mı?

Artı 732 ve 735 yıllarına tarihlenen Orkhun ve Yenisey yazıtları genelde Türkçemizin en eski değilse bile tarihsel önemleri bakımından ilk yazılı belgelerinden ikisi olarak anılmaktadır. Ancak Sibirya, Orta Asya ve Avrasya genelinde İsa’dan önceye ve daha erken dönemlere ait mağaralarda, kurganlarda, balballarda yazıt parçaları ile deri, kemik ve metal eşyalar üzerinde damgalar bulunmuştur. Eski arşivlere girmesek bile, 1990 yılı başında Batı basınında buna benzer haberler verilmiştir: “Afganistan’daki altın hazineyi ortaya çıkaran, 61 yaşında dur durak bilmez arkeolog Viktor İvanoviç Sarianidi, şimdi Türkmen Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ ndeki* Tunç Çağı höyükleri üzerine odaklanmaktadır. 40 yıl süren alan çalışmalarından sonra Orta Asyalıların M.Ö. 2000 dolaylarında başlayarak vahalar çevresinde kentler kurduklarını, sulamalı tarım yöntemleri, ileri düzeyde altın ve gümüş el sanatları ve anıtsal mimarlık yapıtları ile bayındır bir uygarlık geliştirdiklerini belirlemiştir.” [6]

16 Mayıs 2001 tarihli Milliyet Gazetesinde yer alan dış kaynaklı bir haberde de şöyle yazıyordu: Arkeologlar, Türklerin ana yurdu Orta Asya’da, daha önce bilinmeyen bir uygarlığın izine rastladı. Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat yakınlarında yapılan kazılarda, hiçbir kaynakta anılmamış bir uygarlığa ait ‘yazı’ izleri bulundu. 4 bin yıl öncesinden kalma yazıtlar, adı bilinmeyen uygarlığın, Çin’den bile önce ‘yazı yazdığını’ gösteriyor. Pennsylvania Üniversitesi’nden arkeolog Fredrik Hiebert, bu konuda şu bilgileri veriyor: ‘Bulgular, Orta Asya’da İran’dakine benzer bir uygarlığı gösteriyor. Bulunan uygarlığın keçi sürülerine sahip olduğuna, tarımla uğraştığına, seramik ve bronz aletler yaptığına inanıyoruz.’ Arkeolog Fredrik Hiebert’in bulduğu ‘yazı’ ise, bir mühürde yer alıyor ve M.Ö. 2300 yılına tarihleniyor. Bu tarih Mezopotamya, İran ve İndus Irmağı Vadisi’nde yazının ortaya çıktığı tarihle çakışıyor. O tarihlerde Çinlilerin henüz yazı geliştirmediği biliniyor.”

Yukarıdaki iki parçada önce “Orta Asyalılar”, sonra “hiçbir kaynakta anılmamış, adı bilinmeyen uygarlık” denmekle, onun Sümer, Mısır, Yunan, Pers, Hint ya da Çin olmadığı, ancak bilim adamlarının rahatlıkla kullandıkları bu adlar dışında dürüst bir tanımlama için “Türk” demeye de dillerinin varmadığı anlaşılmaktadır.

► Damgalar nasıl ve ne zaman doğmuş?

Damgalar, çağdaş insanbilim (antropoloji) dalında geçerli olan tanımlamaya göre, genellikle yaklaşık 2,5 milyon yıl ile buzulların son kez gerilediği 10,300 yıl kadar önceki zaman aralığını kapsayan ve insanların özellikle çenterek ya da tabakalarını ayırarak taştan gereçler yaptıkları tarih öncesi paleolitik (yontma taş) devrinde ortaya çıkmıştır. Örnekleri daha çok mağaralarda ve kayalık bölgelerde saptanabilen ilkel simgelerin doğuş nedeni olarak insanların bireysel ya da topluluk olarak bir iz bırakma (kayıt atma / tutma) ve bu yolla dışavurumcu bir iletişim kurma eğilimi gösterilir. Geçen yüzyıla dek Kızılderililerin dumanla ya da Orta-Güney Amerika ile Güney Asya-Polinezya’daki toplulukların kuipu (okuma ipi / ipi okuma) yöntemi denilen düğümlü renkli iplerle haberleşmeleri gibi.

İnsanbilim dalındaki öğretilerin dışında, 20nci yüzyılın ikinci yarısında geliştirilen psikolinguistik (dilbilimsel psikoloji) kuramının öncüsü Noam Chomsky’e göre ise, “çocuk, konuşmayı duymak, analiz etmek ve dilin kurallarını türetmek için ona yetenek sağlayan bir dil edinim aygıtı ile doğar. Araştırmacılar, dil edinim aygıtının nesne-yüklem ilişkisi gibi insan dilinin bazı tümel verilerini içerdiğini önermişlerdir. Bu aygıtın içinde tam olarak ne bulunduğu konusunda anlaşma sağlanamamıştır. Ancak, psikolinguistlerin çoğu bugün dil sorunuyla başa çıkmak için bazı temel bilgilerin doğuştan geldiğini varsayar gibi görünmektedirler.” [7]

“Noam Chomsky ve diğerleri temelde insanca olanın bizim doğuştan gelen dil yeteneğimiz olduğunu, yani tüm dillerin yeterince derin bir düzeyde paylaştığı bir tür “ilk dilbilgisi” olduğunu ileri sürmektedirler.” [8]

► Damgaların genel özelliği nedir? Neler anlatılmaktadır?

Damgaların genel özelliği herşeyden önce dil ötesi düşünsel, kavramsal simgeler olmalarıdır. Bu özelliği kazanmaları da temelde öznel olan iletişim içgüdüsünü nesnel ortama uygulamaya kalkışan bireyler ya da topluluklar arasında anlaşmayı sağlayacak ortak işaretler olmalarına bağlıdır. Örneğin, kara yollarında, hava limanlarında, kentsel ve kültürel alanlarda uluslararası onaylanmış simgelere her yerde aynı anlamı veririz, ancak aynı abece’yi kullanmamıza ve harf’lerini tanımamıza karşın dillerini bilmiyorsak Avrupa’daki yazıları hem gerektiğince okuyamayız, hem de ne dediğini asla bilemeyiz. Bundan ötürü genel kavramsal simgeleri damga, bir dile özel okuma ve yazma simgelerini de harf diye ayırmayı uygun görüyoruz.

► Damgaların yaslandığı / dayandığı özel alfabe vb. var mı?

Yoktur. Çünkü önce el ve beden işaretleri gibi ortaya çıkan, sonra çentikler, düğümler, artı, eksi, üçgen, dağ, otağ, yaprak, yıldız, yay, ok, baş, ayak, kuş, tatara titiri (vs., vs.) gibi damga dediğimiz im’lere dönüşen soyut simgeler resimyazısı (piktoglif) adı altında uzun süre iletişim aracı olarak kullanılmış. Sonra bunlardan yavaş yavaş Sümer çivi yazısı, İndus imgeleri, Mısır hiyeroglifi, Maya resimleri, Çin fırça izleri diye tanımlanan, bu toplulukların ırasına, yaşadıkları ortama ve koşullara göre değişkenlikler kazanan abece’ler (alfabeler) oluşmuştur. Buraya dek oluşan genel gelişimin salt kavramsal göstergelerden hece yapılanmasına, oradan üp/f.üng : öt.ük (fonetik / sescil) ögeleri yansıtan yalın yazı (harf ) birimlerine doğru olduğunu göz önüne alırsak, insanların konuşmaya başlamadan çok önce görsel / biçimsel bir iletişim evrimi geçirdiğini, bu evrimin de ilk dilbilgisi diye tanımlanan içkin (doğuştan / jenetik) bir oluşuma bağlı olduğunu anlarız. Nite kim, “Koehler, Lorenz, Craig ve Thorpe gibi davranış bilimcilerin hepsi, kuş ötüşünün ilerlemiş biçimlerindeki ses arılığının, ‘yaratıcılığın’  ve doğaçlamanın, ‘hem müzik, hem de konuşma yolunda atılan ilk adımlar’ sayılması gerektiğinde anlaşmaktadırlar.” [9]

“İnsan dili ile hayvan iletişim dizgeleri arasındaki ilişkiyle ilgili daha açık bir irdeleme, karşılaştırmalı ırabilimci W. H. Thorpe’un son günlerdeki bir irdelemesinde görülebilir. Thorpe, insan dışındaki memelilerin insanın sesleri taklit yeteneğinden yoksun göründüklerini, bunun için de “memelilerin değil,” (birçoğu önemli oranda bu yeteneğe sahip olan) kuşların, “gerçek anlamda dil geliştirebilme gücüne sahip olması gereken grup” olmasının beklenebileceğine dikkat çeker.” [10]

20. yy.da psikolojik araştırmaların katkısıyla dilbilimi alanında erişilen bu özgün açılımlara, çok daha önce, 13. yy.da yaşamış olan aydınlanmacı bilgemiz Yunus Emre’nin “Benim dilim guş dilidir...” [11] diyerek yaptığı önderlik ise, üzerinde dikkatle durulması ve yeni baştan değerlendirilmesi gereken düşünsel bir tansık (mucize) sayılmalıdır. 

► Damgaları nasıl okuyorsunuz? Okuma yönteminiz nedir?

Buraya dek sözünü ettiğimiz çerçeve içindeki çalışmalarım sonucunda vardığım nokta ise, günümüzdeki sözcüklerin çoğunda bulunmayan yitik ön ünlüleri ve tarih öncesi bilinmeyen bir dönemde kullanımdan çıkmış temel imleri ekleyerek, döne döne okunması gereken kök oğh-ğhu:iç-çe (hece)’ler yardımıyla bir sözcüğün göksel Ana Dilimiz’deki biçimsel ve kavramsal aslına ulaşmaktır. Akademik olmaktan kaçınan bu özgün sentezin bağrında, kendi tasarımım olan fonetik dışı & görsel yanlı çözümleme yöntemi bulunmaktadır. Bununla, günümüzde aykırı sayılan diller arasında bile varlığı düşünülmeyen ilişkiler ortaya çıktığı gibi, insanlığın nice çağlar öncesi yitirip unuttuğu, ortak ve kutsal nitelikli bir ötüşüng de yeni baştan açıklığa kavuşmuş olmaktadır. Türkçe’mizdeki öt.üş.üng > ötüşün & tüşün ~ düşün imleriyle belirtilen soyut kavramların, ış im-mi’nin düşmesiyle eski İngilizce ile yenisinde “düşün” anlamında tong ~ think ve “dil” anlamında tunge ~ tongue sözcüklerine dönüşmesini, bu dönüşüme neden olan köken birliğini dünyadaki uzman çevrelerin dilbilim alanında bugün dayattıkları katı kural ve varsayımlarla açıklayabilmek olanaksızdır.   

Sözün gelişi, neden evrensel bir oyunun aracı olan at.ob’a bugün dilimizde top denirken, Batı dillerinin çoğunda ball, balle, pelota... dendiği; dahası, bizimki Ural-Altay, öbürleri Hint-Avrupa [12] dil gurubuna sok(uştur)ulduğu için, aralarında bir ilişkiden hiç mi hiç kuşku duyulmazken, top & ball sözcüklerinin nasıl olup ta hiç akla gelmeyen gerçek bir kar(ın)daş’lığı (enkarnasyon’u) paylaştıkları ancak bu yöntemle görülür ve anlaşılır bir duruma kavuşmaktadır.

Bunun dışında, kavramsal olarak dile getirilmesi ve anlaşılması insan oğlu için oldukça gelişmiş bir uzam algılamasına bağlı olup yalnızca İngiliz dilinde kullanılan up & down sözcüklerindeki gizli, gizemli özdeşliğin görsel düzeyde “tek & bir” biçimden oluşmasının ancak ve ancak bizim Ana Dilimiz’in damgalarıyla açıklanabilmesi de, günümüzde geçerli sayılan dilbilimsel ölçütlerin çok ötesinde, olağanüstü bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.

► Türkçe’nin kökenlerine gitme konusunda Türk Dil Kurumu ve üniversitelerin Türkçe bölümlerinde çalışmalar
yapılıyor mu?

Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi ile yurt içinde ve dışında bazı üniversiteler 1991 ve 2002 yıllarında benim özgün çalışmalarımdan az ya da çok haberli olmuşlardı. Ancak, Türkçe’nin kökenlerine gitme konusunda oralarda ne yolda çalışmalar yapıldığından benim haberim olmadı.

► Çalışmalarınız hangi aşamada, toplum ve üniversiteler bunlardan nasıl yararlanacak?

Çalışmalarım oldukça ilerlemiş sayılacak bir aşamada. 2002 yılında kurduğum ör.üm.{çük}.eb-bi : ış.ot.oğh-ğhu (ümeb ışotağı ~ web sitesi) şimdi [www.gokkogbitsik. com] ot.or.iz-zi.nde (oturizi’nde ~ adresi’nde) her an yeni bulgularla güncellenip zenginleşmekte. Toplum ve üniversitelerin bu çalışmadan nasıl yararlanacağı ise benim değil, onların bileceği bir iştir.

Sayın Türker, sorularıma verdiğiniz aydınlatıcı yanıtlar için çok teşekkür eder, sürdürmekte olduğunuz çalışmada başarılar dilerim.   

    

Antalya, 12.06.2010

   


Dipnotlar:

[1] Encyclopaedia Britannica (1973), cilt 21, s. 411, “Yeniden Buluş (Rediscovery)” maddesi; Melih Erçin “Göktürk-Sekel-Fenike Yazıları Üzerine Üç Saptama Bildirisi” dipnotu; Harf Devrimi’nin 50. Yılı Sempozyumu, TTK, Ankara, 1981, s. 207.

[2] Ceram, C. W.; Gods, Graves, and Scholars, Bantam Books, USA, 1980, p. 361.

[3] Clauson, Sir Gerard; An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth-Century Turkish, Oxford University Press, GB, 1972, p. v.

[4] Eco, Umberto; Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı; çev. Kemal Atakay, Literatür Yayınları, İstanbul 2004, s. 84.

[5] Wade, Nicholas; “A Biological Dig for the Roots of Language”, New York Times, March 16, 2004.

[6] National Geographic, March 1990, On Assignment (Arka kapak içindeki haberler sayfası).
* Şimdi bağımsız bir devlet olan Türkmenistan Cumhuriyeti, 1991 öncesinde SSCB’nin bir üyesiydi.

[7] DeVito, Joseph A.; The Acquisition of Language, The 1996 Grolier Multimedia Encyclopedia, version 8.0.

[8] Hofstadter, D. R. & D. C. Dennett; The Mind’s I, Bantam Books, NY 1988, p. 106.

[9] Koestler, Arthur; The Act of Creation, Arkana Penguin Books, London, 1964, p. 492.

[10] Chomsky, Noam, Dil ve Zihin; çev. Ahmet Kocaman, Ayraç Yayınevi, Ankara, 2002; s.109.

[11] Yunus Emre (1240-1321); “Benim dilim guş dilidir... / Benim ilim dost ilidir, / Ben bilbelim, dost gülüdür / Bilin, gülüm solmaz benim.”; 1991 yılı UNESCO tarafından Yunus Emre yılı ilan edilmişti.

[12] Karamüftüoğlu, Murat, ‘Hint-Avrupacılık ideolojisinin çöküşü’, Aydınlık, 25.12.2013.   

 

 

söyleşiler / interviews