►
Söyleşiye Giriş
Dil bir ulusun omurgasıdır. Her şey onunla yaşam
bulur. Ulusun coğrafyası, tarihi, kültürü, ekonomik ilişkileri
onunla oluşur, gelişir. Ortak bir dil olmazsa insanların bir araya
gelip devlet kurması pek olanaklı değildir. Dayanışma, konuşma,
anlaşma, gelişme, güven, v.b. hep dilin aracılığıyla sağlanır. Ortak
bir dil, ulus olmanın can damarıdır.
Dünya tarihine baktığımızda, zamanında
parlak uygarlıklar yaratmış pek çok toplumun dillerinin yitip
gittiğini görürüz. Bugün Anadolu’da Hurrice, Hititçe, Likçe, Frigçe,
Urartuca, vb. dilleri konuşulmamaktadır. Sümer tabletleri vardır,
amma dili yoktur. Babilce, Akadca, Urca, vb. sönüp gitmiş ya da
başka dillerin içine karışmıştır. Özellikle insan hareketlerinin,
göçlerin, savaşların tarih boyu çok yoğun olduğu Anadolu, Trakya,
Kafkasya, Ortadoğu gibi bölgelerde pek çok topluluk kısa dönemli
yaşam bulmuş, onlarca kültür, dil, gelenek, görenek birbirine
karışmış, özgünlükler uzun evreli olamamıştır. Genellikle
yerleşiklerin ve çok güçlü devletlerin dilleri yaşayagelmiştir. Çin,
Hint, Japon, Avustralya Aborijin dilleri, vb. insan gelgitlerinin
yoğun olarak yaşanmadığı bölgeler, ada ya da yarımadalarda
konuşulduğu için günümüze dek gelebilmişlerdir.
Türkçe de çok eskiden beri konuşulan
dillerden biridir. Çok yer değiştiren topluluklar olmamıza karşın
“güçlü devlet – güçlü ordu” ilkesi nedeniyle dilimiz hep yaşamıştır.
“Acaba Türkçe tarihin hangi aşamasında ortaya çıkmıştır? Ne zamandan
beri konuşulmaktadır?” soruları kafaları hep kurcalamıştır. Hemen
hemen her konuda çağını aşan görüşler üreten Mustafa Kemal Atatürk
“Türk dili, taş ve maden devirlerinde kültür kelimelerini göç
yolları ile yeryüzündeki dillere yayan eski ve büyük bir kültür
dilidir. Kökenbilim sözlüklerinde ‘kaynağı belirsiz’ olarak
gösterilen bir çok yabancı sözcüğün Türkçe ile açıklanabilmesi bunu
göstermektedir” tezine inanmış ve bu konuda ciddi çalışmalar
başlatmıştır. Ancak ulu önderin ömrü tartışmaların sürdürülmesine
olanak vermemiştir.
Günümüzde Türk Dili konusunda Tübitak,
üniversitelerin Türkoloji bölümleri, Türk Dil Kurumu gibi kuruluşlar
önemli çalışmalar yapmaktadırlar kuşkusuz. Ancak, bunların yanında,
zaman ve enerjilerini Türkçe’nin bilinmeyen özelliklerini
kişisel eğilimleri doğrultusunda araştırmaya adamış, örneğin Türkkaya Ataöv, Tuncer Baykara, Halûk Berkmen, Mehmet
Ölmez, Polat
Kaya, Kâzım Mirşan–Halûk Tarcan, Osman Nedim Tuna, Reha Oğuz Türkkan
ve adlarını sayamadığımız nice kişiler var aramızda. Bu araştırmacılardan biri de,
çalışmalarını Antalya ve Ankara’da sürdüren, adını “Gecebarı” ve
“Arabarı” adlı şiir betiklerinden tanıdığımız Doğan Türker
arkadaşımız. Onunla, yirmi yıl önce geliştirdiği fonetik dışı özgün
bir yönteme dayanan “Türkçe’nin kökenleri” ve “Evrensel Ana Dil”
üzerine ilginç bir söyleşi gerçekleştirdik.
İlginize sunuyoruz. (H. Uğurlu)
► Türkçe’nin köklerine
gitme düşüncesi nasıl ve ne zaman doğdu?
Gençlik yıllarımda az konuşan biriydim.
Orta öğrenim sıralarında, örneğin “at” sözcüğü gibi “bat; çat; kat; sat;
tat; yat” sözcüklerinin de birer eylem kökü olduğu bana eğreti bir
açıklama gibi görünmüştü. Ben, her birindeki “at”ın kök sayılması
gerektiğini; onun başına tek tek takılan o “ünsüz”lerinse ne anlama
geldiğini düşünüp dururdum. Sözcüklere, sözcüklerin derin gizemine karşı
bu tutkulu takıntımı, 1961’de Gecebarı adlı ilk yapıtımdaki
şiirlerle de ortaya koymuş oldum. Düşündüklerimi oturup sıraya koymaya
ve yazıya dökmeye başladığım 1980’lerin ortalarından bu yana geçen son
çeyrek yüzyıl içinde neredeyse tüm zamanım ile cılız olanaklarımı Türk
Dili’nin kökenleri üzerindeki bu araştırmaya adamış bulunmaktayım.
► Türkçe’nin konuşulan
en eski dillerden biri olduğu ileri sürülüyor, bu konuda neler demek
istersiniz?
Bu bakış açısından Türkçemiz konusuna
dönersek, Ünlü Türkolog Sör G. Clauson’un şu saptaması büyük bir önem
kazanır: “Bizim şimdi saptayamadığımız, ancak kesinlikle
Hıristiyanlığın başlangıcından çok daha önceki bir zamanda ve
oldukça kesin bir biçimde Büyük Çin Seddi’nin kuzeyine ve batısına düşen
bozkır alanlarda, bizce bilinen başka hiçbir dil ile soy bağı
bulunmayan, özellikle de Mogol ve Tungus dilleri ile akrabalığı olmayan,
bütünleşmiş bir Türk dili biçim kazanmıştı.”
Özetle, Batı dünyasının kültür tarihi
içinde Yunan, Mısır ve Sümer uygarlıkları konusunda sonradan ortaya
çıkan şaşıgün (anakronik) gerçekler gibi, gelecekteki yıllar ya
da yüzyıllar içinde Türkçemizin eskiliği konusunda da hiç bilmediğimiz,
yepyeni gerçekler bulgulanırsa, bugün ileri sürülenlerin bile ötesinde,
Türkçenin konuşulan en eski dillerden biri olmakla kalmayıp, gerçekten
kozmik (uzamsal / evrensel) bir dil olduğu bütün dünya insanlarınca
anlaşılacaktır. Bu esemenin (mantığın / diyalektiğin) bizi, Babil Kulesi
masalında bozunmadan önce tüm insanların konuştuğu söylenen ortak dile,
oradan Leibnitz’in 1699 yılında sözünü ettiği “Ursprache – Ön Dil”
ya da günümüzdeki deyişle “Evrensel Ana Dil”
çalışmalarına götürmesi kaçınılmazdır.
► Türkçe’nin başka
dilleri etkilediği, pek çok dilin kaynağında Türkçe sözcükler bulunduğu
varsayımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Burada varsayımdan değil, olgudan söz
etmemiz gerekir. Günümüze dek üzerinde gereğince durulmamış bu olguyu
araştıran Günay Karaağaç’ın hazırladığı “Türkçenin Dünya Dillerine
Etkisi (Akçağ Yayınları, Ankara 2004)” adlı önemli yapıta başvurmanızı
öneririm.
► Göktürk alfabesiyle
yazılmış Orhon ve Yenisey yazıtları ilk yazılı Türkçe belgeler olarak
kabul edilmekte. Ondan öncesi durum nasıl? Daha erken döneme ait
yazıtlar ya da damgalar var mı?
Artı 732 ve 735 yıllarına tarihlenen
Orkhun ve Yenisey yazıtları genelde Türkçemizin en eski değilse bile
tarihsel önemleri bakımından ilk yazılı belgelerinden ikisi olarak
anılmaktadır. Ancak Sibirya, Orta Asya ve Avrasya genelinde İsa’dan
önceye ve daha erken dönemlere ait mağaralarda, kurganlarda, balballarda
yazıt parçaları ile deri, kemik ve metal eşyalar üzerinde damgalar
bulunmuştur. Eski arşivlere girmesek bile, 1990 yılı başında Batı
basınında buna benzer haberler verilmiştir: “Afganistan’daki altın
hazineyi ortaya çıkaran, 61 yaşında dur durak bilmez arkeolog Viktor
İvanoviç Sarianidi, şimdi Türkmen Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ ndeki*
Tunç Çağı höyükleri üzerine odaklanmaktadır. 40 yıl süren alan
çalışmalarından sonra Orta Asyalıların M.Ö. 2000 dolaylarında başlayarak
vahalar çevresinde kentler kurduklarını, sulamalı tarım yöntemleri,
ileri düzeyde altın ve gümüş el sanatları ve anıtsal mimarlık yapıtları
ile bayındır bir uygarlık geliştirdiklerini belirlemiştir.”
16 Mayıs 2001 tarihli Milliyet
Gazetesinde yer alan dış kaynaklı bir haberde de şöyle yazıyordu: “Arkeologlar,
Türklerin ana yurdu Orta Asya’da, daha önce bilinmeyen bir uygarlığın
izine rastladı. Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat yakınlarında yapılan
kazılarda, hiçbir kaynakta anılmamış bir uygarlığa ait ‘yazı’ izleri
bulundu. 4 bin yıl öncesinden kalma yazıtlar, adı bilinmeyen
uygarlığın, Çin’den bile önce ‘yazı yazdığını’ gösteriyor. Pennsylvania
Üniversitesi’nden arkeolog Fredrik Hiebert, bu konuda şu bilgileri
veriyor: ‘Bulgular, Orta Asya’da İran’dakine benzer bir uygarlığı
gösteriyor. Bulunan uygarlığın keçi sürülerine sahip olduğuna, tarımla
uğraştığına, seramik ve bronz aletler yaptığına inanıyoruz.’ Arkeolog
Fredrik Hiebert’in bulduğu ‘yazı’ ise, bir mühürde yer alıyor ve M.Ö.
2300 yılına tarihleniyor. Bu tarih Mezopotamya, İran ve İndus Irmağı
Vadisi’nde yazının ortaya çıktığı tarihle çakışıyor. O tarihlerde
Çinlilerin henüz yazı geliştirmediği biliniyor.”
Yukarıdaki iki parçada önce “Orta
Asyalılar”, sonra “hiçbir kaynakta anılmamış, adı bilinmeyen uygarlık”
denmekle, onun Sümer, Mısır, Yunan, Pers, Hint ya da Çin olmadığı, ancak
bilim adamlarının rahatlıkla kullandıkları bu adlar dışında dürüst bir
tanımlama için “Türk” demeye de dillerinin varmadığı anlaşılmaktadır.
► Damgalar nasıl ve ne
zaman doğmuş?
Damgalar, çağdaş insanbilim
(antropoloji) dalında geçerli olan
tanımlamaya göre, genellikle yaklaşık 2,5
milyon yıl ile buzulların son kez gerilediği 10,300 yıl kadar önceki
zaman aralığını kapsayan ve insanların özellikle çenterek ya da
tabakalarını ayırarak taştan gereçler yaptıkları tarih öncesi
paleolitik (yontma taş) devrinde ortaya çıkmıştır. Örnekleri daha
çok mağaralarda ve kayalık bölgelerde saptanabilen ilkel simgelerin
doğuş nedeni olarak insanların bireysel ya da topluluk olarak bir iz
bırakma (kayıt atma / tutma) ve bu yolla dışavurumcu bir iletişim kurma
eğilimi gösterilir. Geçen yüzyıla dek Kızılderililerin dumanla ya da
Orta-Güney Amerika ile Güney Asya-Polinezya’daki toplulukların kuipu
(okuma ipi / ipi okuma) yöntemi denilen düğümlü renkli iplerle
haberleşmeleri gibi.
İnsanbilim dalındaki öğretilerin
dışında, 20nci yüzyılın ikinci yarısında geliştirilen psikolinguistik
(dilbilimsel psikoloji) kuramının öncüsü
Noam Chomsky’e göre ise, “çocuk,
konuşmayı duymak, analiz etmek ve dilin kurallarını türetmek için ona
yetenek sağlayan bir dil edinim aygıtı ile doğar. Araştırmacılar, dil
edinim aygıtının nesne-yüklem ilişkisi gibi insan dilinin bazı tümel
verilerini içerdiğini önermişlerdir. Bu aygıtın içinde tam olarak ne
bulunduğu konusunda anlaşma sağlanamamıştır. Ancak, psikolinguistlerin
çoğu bugün dil sorunuyla başa çıkmak için bazı temel bilgilerin
doğuştan geldiğini varsayar gibi görünmektedirler.”
“Noam Chomsky ve diğerleri temelde
insanca olanın bizim doğuştan gelen dil yeteneğimiz olduğunu, yani tüm
dillerin yeterince derin bir düzeyde paylaştığı bir tür “ilk
dilbilgisi” olduğunu ileri sürmektedirler.”
► Damgaların genel
özelliği nedir? Neler anlatılmaktadır?
Damgaların genel özelliği herşeyden önce
dil ötesi düşünsel, kavramsal simgeler olmalarıdır. Bu özelliği
kazanmaları da temelde öznel olan iletişim içgüdüsünü nesnel ortama
uygulamaya kalkışan bireyler ya da topluluklar arasında anlaşmayı
sağlayacak ortak işaretler olmalarına bağlıdır. Örneğin, kara
yollarında, hava limanlarında, kentsel ve kültürel alanlarda
uluslararası onaylanmış simgelere her yerde aynı anlamı veririz, ancak
aynı abece’yi kullanmamıza ve harf’lerini tanımamıza karşın
dillerini bilmiyorsak Avrupa’daki yazıları hem gerektiğince okuyamayız,
hem de ne dediğini asla bilemeyiz. Bundan ötürü genel kavramsal
simgeleri damga, bir dile özel okuma ve yazma simgelerini de
harf diye ayırmayı uygun görüyoruz.
► Damgaların yaslandığı
/ dayandığı özel alfabe vb. var mı?
Yoktur. Çünkü önce el ve beden işaretleri
gibi ortaya çıkan, sonra çentikler, düğümler, artı, eksi, üçgen, dağ,
otağ, yaprak, yıldız, yay, ok, baş, ayak, kuş, tatara titiri (vs., vs.)
gibi damga dediğimiz im’lere dönüşen soyut simgeler resimyazısı
(piktoglif) adı altında uzun süre iletişim aracı olarak kullanılmış.
Sonra bunlardan yavaş yavaş Sümer çivi yazısı, İndus imgeleri, Mısır
hiyeroglifi, Maya resimleri, Çin fırça izleri diye tanımlanan, bu
toplulukların ırasına, yaşadıkları ortama ve koşullara göre
değişkenlikler kazanan abece’ler (alfabeler) oluşmuştur. Buraya
dek oluşan genel gelişimin salt kavramsal göstergelerden hece
yapılanmasına, oradan üp/f.üng : öt.ük (fonetik / sescil) ögeleri
yansıtan yalın yazı (harf ) birimlerine doğru olduğunu göz önüne
alırsak, insanların konuşmaya başlamadan çok önce görsel / biçimsel bir
iletişim evrimi geçirdiğini, bu evrimin de ilk dilbilgisi diye
tanımlanan içkin (doğuştan / jenetik) bir oluşuma bağlı olduğunu
anlarız. Nite kim, “Koehler, Lorenz, Craig ve Thorpe gibi davranış
bilimcilerin hepsi, kuş ötüşünün ilerlemiş biçimlerindeki ses
arılığının, ‘yaratıcılığın’ ve doğaçlamanın, ‘hem müzik, hem de konuşma
yolunda atılan ilk adımlar’ sayılması gerektiğinde anlaşmaktadırlar.”
“İnsan dili ile hayvan iletişim dizgeleri
arasındaki ilişkiyle ilgili daha açık bir irdeleme, karşılaştırmalı
ırabilimci W. H. Thorpe’un son günlerdeki bir irdelemesinde görülebilir.
Thorpe, insan dışındaki memelilerin insanın sesleri taklit yeteneğinden
yoksun göründüklerini, bunun için de “memelilerin değil,” (birçoğu
önemli oranda bu yeteneğe sahip olan) kuşların, “gerçek anlamda dil
geliştirebilme gücüne sahip olması gereken grup” olmasının
beklenebileceğine dikkat çeker.”
20. yy.da psikolojik araştırmaların
katkısıyla dilbilimi alanında erişilen bu özgün açılımlara, çok daha
önce, 13. yy.da yaşamış olan aydınlanmacı bilgemiz Yunus Emre’nin
“Benim dilim
guş
dilidir...”
diyerek yaptığı önderlik ise,
üzerinde dikkatle durulması ve yeni baştan değerlendirilmesi gereken
düşünsel bir tansık (mucize) sayılmalıdır.
► Damgaları nasıl
okuyorsunuz? Okuma yönteminiz nedir?
Buraya dek sözünü ettiğimiz çerçeve
içindeki çalışmalarım sonucunda vardığım nokta ise, günümüzdeki
sözcüklerin çoğunda bulunmayan yitik ön ünlüleri ve tarih öncesi
bilinmeyen bir dönemde kullanımdan çıkmış temel imleri ekleyerek, döne
döne okunması gereken kök oğh-ğhu:iç-çe (hece)’ler yardımıyla bir
sözcüğün göksel Ana Dilimiz’deki biçimsel ve kavramsal aslına
ulaşmaktır. Akademik olmaktan kaçınan bu özgün sentezin bağrında, kendi
tasarımım olan fonetik dışı & görsel yanlı çözümleme
yöntemi bulunmaktadır. Bununla, günümüzde aykırı sayılan diller arasında
bile varlığı düşünülmeyen ilişkiler ortaya çıktığı gibi, insanlığın nice
çağlar öncesi yitirip unuttuğu, ortak ve kutsal nitelikli bir ötüşüng
de yeni baştan açıklığa kavuşmuş olmaktadır. Türkçe’mizdeki öt.üş.üng
> ötüşün & tüşün ~ düşün imleriyle belirtilen soyut
kavramların, ış im-mi’nin düşmesiyle eski İngilizce ile yenisinde
“düşün” anlamında tong ~ think ve “dil” anlamında tunge
~ tongue sözcüklerine dönüşmesini, bu dönüşüme neden olan köken
birliğini dünyadaki uzman çevrelerin dilbilim alanında bugün
dayattıkları katı kural ve varsayımlarla açıklayabilmek olanaksızdır.
Sözün gelişi, neden evrensel bir oyunun
aracı olan at.ob’a bugün dilimizde top denirken, Batı
dillerinin çoğunda ball, balle, pelota... dendiği; dahası,
bizimki Ural-Altay, öbürleri Hint-Avrupa
[12] dil gurubuna sok(uştur)ulduğu
için, aralarında bir ilişkiden hiç mi hiç kuşku duyulmazken, top &
ball sözcüklerinin nasıl olup ta hiç akla gelmeyen gerçek bir
kar(ın)daş’lığı (enkarnasyon’u) paylaştıkları ancak bu yöntemle
görülür ve anlaşılır bir duruma kavuşmaktadır.
Bunun dışında, kavramsal olarak dile
getirilmesi ve anlaşılması insan oğlu için oldukça gelişmiş bir uzam
algılamasına bağlı olup yalnızca İngiliz dilinde kullanılan up & down
sözcüklerindeki gizli, gizemli özdeşliğin görsel düzeyde “tek &
bir” biçimden oluşmasının ancak ve ancak bizim Ana Dilimiz’in
damgalarıyla açıklanabilmesi de, günümüzde geçerli sayılan dilbilimsel
ölçütlerin çok ötesinde, olağanüstü bir olgu olarak karşımıza
çıkmaktadır.
► Türkçe’nin kökenlerine
gitme konusunda Türk Dil Kurumu ve üniversitelerin Türkçe bölümlerinde
çalışmalar
yapılıyor mu?
Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu,
Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi ile yurt içinde ve dışında bazı
üniversiteler 1991 ve 2002 yıllarında benim özgün çalışmalarımdan az ya
da çok haberli olmuşlardı. Ancak, Türkçe’nin kökenlerine gitme konusunda
oralarda ne yolda çalışmalar yapıldığından benim haberim olmadı.
► Çalışmalarınız hangi
aşamada, toplum ve üniversiteler bunlardan nasıl yararlanacak?
Çalışmalarım oldukça ilerlemiş sayılacak
bir aşamada. 2002 yılında kurduğum ör.üm.{çük}.eb-bi : ış.ot.oğh-ğhu
(ümeb ışotağı ~ web sitesi) şimdi [www.gokkogbitsik. com]
ot.or.iz-zi.nde (oturizi’nde ~ adresi’nde) her an yeni bulgularla
güncellenip zenginleşmekte. Toplum ve üniversitelerin bu çalışmadan
nasıl yararlanacağı ise benim değil, onların bileceği bir iştir.
► Sayın Türker,
sorularıma verdiğiniz aydınlatıcı yanıtlar için çok teşekkür eder,
sürdürmekte olduğunuz çalışmada başarılar dilerim.
Antalya, 12.06.2010
Eco, Umberto; Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı; çev. Kemal
Atakay, Literatür Yayınları, İstanbul 2004, s. 84.
National Geographic, March 1990, On Assignment (Arka kapak
içindeki haberler sayfası).
* Şimdi bağımsız bir devlet olan
Türkmenistan Cumhuriyeti, 1991 öncesinde SSCB’nin bir üyesiydi.
Hofstadter, D. R. & D. C. Dennett; The Mind’s I, Bantam Books,
NY 1988, p. 106.
Koestler, Arthur; The Act of Creation, Arkana
Penguin Books, London, 1964, p. 492.
Chomsky, Noam, Dil ve Zihin; çev. Ahmet Kocaman, Ayraç Yayınevi,
Ankara, 2002; s.109.
Yunus Emre (1240-1321);
“Benim dilim guş dilidir... / Benim ilim dost ilidir, /
Ben bilbelim, dost gülüdür / Bilin, gülüm solmaz benim.”;
1991 yılı UNESCO tarafından Yunus Emre yılı ilan
edilmişti.
[12]
Karamüftüoğlu, Murat,
‘Hint-Avrupacılık ideolojisinin çöküşü’, Aydınlık, 25.12.2013.
|
 |