Rüyalar

“Gündüz ile gecenin biribirinin yerini almasının, insanın fiziksel varoluşu üzerine güçlü bir etkisi vardır. Gece olunca dünya uyur, zihin de rüya tecrübesinin alanına dalar. Uyandığımızda kuşku, insana o yolculuğu boyunca eşlik eden o titrek ışık, bize gerçeğin kararsızlığını gösterebilir; o zaman rüyalar daha da gerçek görünmeye başlar. Zhuangzi’nin yaşamında, rüyayla uyanıklık ikiliğini, gerçek ile gerçek dışı arasındaki kutupsallığı anlatan, eşine az rastlanır nitelikte iki olay vardır.

Zhuangzi bir sabah yatağında oturuyor, kendini hüzünlü hissediyordu. Oysa hüzün onun mizacına da, aldığı dini eğitime de aykırıydı. Öğrencileri çevresine toplanmış onun için kaygılanıyorlardı. Bir öğrenci cesaretini toplayıp Zhuangzi’ye, bir terslik olup olmadığını sordu. Usta, gece rüyasında kendini kelebek olarak gördüğünü söyledi. Öğrenciler güldü; bunun yalnızca bir rüya olduğunu, kaygılanmasına gerek olmadığını söylediler. Usta onlardan hikayenin tümünü dinlemelerini istedi. Kafasında tuhaf bir fikir belirmişti; eğer Zhuangzi rüyasında kelebek haline gelebiliyorsa, neden kelebek de rüyasında Zhuangzi haline gelemesin? Şu an kim uyanık kim rüya görüyor; Zhuangzi mi yoksa kelebek mi?Rüyasında kelebek olduğunu gören Zhuangzi midir, yoksa aslında kelebektir de, rüyasında kendisini Zhuangzi olarak mi görmektedir?

Rüyada zaman duygusu da kimlik duygusu da silinir. Kişi duyuların çekim alanına girer ve gerçek hayatta tanımadığı karakterlerle  karşılaşır. Bu arada nesneler, kendi başına bir hayat edinmişlerdir.

Mitin dünyası da rüya tecrübesiyle doludur. Yaratılış mitleri rüya benzeri bir sahnede yer alır; orada zaman ve biçim henüz yaratılmamıştır.

Şafak uyanma vaktidir.Gecenin karanlık güçleri dağılır, yeni bir gün başlar; Mitolojide şafağın tazeliği, vahiy vaktidir.Kahramanlar aradıkları cevapları o sıra bulur, yeni hayat o zaman yaratılır.......”

— Mascetti, Manuella Dunn, İçimizdeki Tanrıça –Kadınlığın Mitolojisi, Doğan Kitapçılık, İst. 1990.

.......................................................................

   

* “Yaratılış, Yaratıcı’nın rüyasıdır” biçiminde bir yaklaşım var.Yaratılış  üzerinde kafa yoran gelmiş geçmiş kimi düşünürlerin geleneğe devrettiği bir yorum bu. Nesnel dünyaya ait yaratılmış herşeyin; taşıyla, toprağıyla, herşeyiyle,Yaratıcı Şuğur’un rüyasına ait imgeler olduğu savıdır bu.. Düşünüldüğünde, bu yaklaşımın bir hayli sıcak bir tarafı da olduğunu görürüz; yorganını çadır gibi yapıp altında evcilik oynıyan çocuğun duyduğu sıcaklık duygusu gibi.. Bizler hepimiz, Yaratıcı’nın kuşatıcı yorganının altında onun rüyasına ait  imgeleriz. Yaratıcı’nın İmgeleriyiz!!! Bu çok heyecan verici bir düşünce; hem “imge”leriz ve hem de “imge”lerin keşfine soyunan meraklı kaşifleriz.

* Yukarıdaki yaklaşımın sonucu olarak, insanların ve belki de hayvan ve bitkilerin de (?) gördükleri rüyalar, aşkın rüyanın içindeki figürlere ait ikinci kademe rüyalar olarak tarif edilebilir ama iş bununla da kalmaz, insani rüyaların içinde “rüya içinde rüya görmek” denen üçüncü kademe rüyalardan da söz etmek olasıdır. Rüya içinde rüya görmenin önemli olduğuna dair nedeni açıklanmamış yaygın bir inanç var. Bu inanç, ilginç bir çapraza dikkat çekiyor: Aşkın rüyanın içinde sembolik bir figürden ibaret olan insan, kişisel bir rüyanın içindeyken bir kez daha uykuya girip rüya görmüş ise, acaba bu, Tanrı Rüyası’nın  sembolleri altındaki imgeyle yüzyüze gelmek midir?

* Meditasyonun en yüksek derecesi olan Samathi halinin aşkın düşüncenin dalgasız denizi içine girmek olduğunu söyliyebiliriz. Burası arı düşünce alanıdır ve en gerçek sezgiler bu alanda iken alınır. Rüya içinde rüya görmek ya da rüya içinde “bayılmak” gibi şuğur durumlarının Samathi haline ulaşmanın doğal bir yolu olduğu düşünülebilir mi?

* ”Ruhsal Aydınlanma” nın anlamı üzerine yapılmış en çarpıcı tanımlama şöyledir: “Aydınlanma, rüya ile gerçekliğin yer değiştirmesidir.”

* Yaşam, herşeyiyle bir semboller düzenidir. Durum böyleyken, gerçek, bu sembollerin altına saklanmış anlamlarda gizlidir. Anlamda gizli... Yanılsama, -illüzyon denen şey- sembollerin veya yaşamsal nesne ve konuların dış görünümüne insan zihninin yüklediği sığ –görece- kabüllerden meydana gelen bir “düzen” anlayışıdır. Yaşam bu sığ kabullere göre örgütlenmiş sanal ve hatta kabaca bir anlatımla uydurma bir düzendir! İnsan tarafından uydurulmuştur. İnsanın yaşamsal sembollere yüklediği yanlış veya eksik ya da bilerek eksiltilmiş (!) yorumlarla biçimlendirilmiş bir düzen içindeyizdir ve bunu gerçek sanırız.

* İnsan, yaşam denen bu “tanrı rüyası” içindeki sembollerin altında gizlenen gerçek anlamı, örtüyü kaldırırcasına görüp anlayacak bilinç düzeyine geldiğinde, sembollerin gerçek manasını görecek ve o zaman sanal gerçekliğin altındaki “hakiki dünyayı” kavramaya başlıyacaktır; tanrının rüyasının gerçek olmasıdır bu, ya da alışılmış deyimiyle  “rüyanın çıkması...” Herkesin hem fikir olacağı, görünen gerçekliğin altında yatan biricik anlam veya anlam bütünlüğüne erişebilmek; peçesiz, dosdoğru algılanabilen gerçek...Ve işte  o an, yaratılış sürecinin de hedefine ulaşacağı an’dır.

* Rüyaların önemi bu noktada anlaşılabilir oluyor: yanılsama içindeyken uyuduğunda gerçeğe uyanıyorsun; rüyalar sana, günün gürültü patırdı, hareket ve aldanmacası içinde ayrımsıyamadığın, hayatın gerçek anlamlarının kotlarını veriyor sürekli. Kotlar dediğimiz işaretler aslında özel bir alfabedir. Kişiye özel veya kollektif bilincin arketiplerinden meydana gelen bir alfabe. Bu alfabeyi çözmek veya sökmek önemlidir.

* Rüya dilinin çözülmesi yorum ilmine giriyor. Rüyanın işaret ettiği anlamın doğrulanmasına Türkçe’de “rüya çıktı” deniliyor. Kapalı bir şeyin ortaya çıkması gibi bir durum. Rüyaların kişiye ait çok özel bir alanda görülmesi aslında onun doğasının gizliliğine de kanıt oluşturmakta. Gelenek, rüyaların gizliliğine dikkat çekerken “ilk yoruma” özen gösterilmesini de öğütlüyor. İlk yorum ve yorumcu, rüyanın tanığı olduğu kadar onun gizliliğinin bekçiliğini yapmak suretiyle gerçekliğe çıkış sorumluluğunu da üstleniyor.

* Rüyaların, yaşamın gerçek yüzünün anlaşılmasına yardımcı olması, yaşamın kendisinin, çözümlenmesi gereken bir “bilmece alanı” olmasıyla ilgilidir. İnsan, bir yorumcu gibi kendi yaşam alanının sembollerini çözerek özel anlamlara ulaştıkça, Tanrı Rüyası’nın kendisine ait özel alanını çözümlemiş ve açığa çıkarmış olur. Büyük tabloda pazıl parçasının yerini keşfetmek gibi.

* “Görünen gerçek değildir” savının aslı budur. Görünen gerçek değilse “görünmeyen gerçektir”önermesi önem kazanır. Tanrı’yı kimse görmemiştir çünkü O, görünmez olandır ve saf gerçektir.! Ama diğer tarafdan yaşamın anlam coğrafyası içine nufuz ettiğini biliriz ve onu  keşfetmeye çalışırız. Mistik ve entellektüel tüm arayışların özündeki “eşyanın hakikatı”nı keşfetme güdüsü bu denli önemli ise şayet, onu deşifre edebileceğimiz bir  kaç ajandamız olmalı!. Rüyaların yol gösterici niteliği çok eski zamanlardan beridir bilinmekte. Rüyalara uyandıkça gerçeğe uyanırız ve, o zamana kadar gerçek sandıklarımız gerçeklik hız ve yoğunluğunu yavaş yavaş yitirerek sisli bir kisveye bürünmeye başlar.

* Rüyanın gerçekle bağlantısı çok heyecan verici olmakla beraber yorumdaki beceri daha da heyecan vericidir. Çünkü, “çıkış noktası” yorumla açılır. Yorumlanan rüya yorumlandığı düzeyde gerçekliğe yansır. (Bu görüş, Schroedinger’in Kedisi adıyla anılan bilimsel bir formüle de uymaktadır: Ormanda devrilmiş bir ağacın molekülleri devrik ve dik olmak üzere iki durumu da aynı anda yansıtır; ta ki, oradan bir insanın geçmesine ve ağacı görmesine kadar. İnsan gözü ve veya bilincinin tanıklığıyla onaylanan devrik durumun molekülleri gerçeklik kazanırken, dik duruma ait moleküller iptal olup gerçekliğin dışına itilir.) İnsan bilincinin farkındalığı, sıradan bir tanıklıkla kalmayıp moleküler gerçekliği kararlı duruma geçiren bir güç kaynağıdır..

* Hz.Yusuf’un öyküsünde Emir şöyle diyor: “Zindandaki mahkumun rüyası çıktı çünkü onu Yusuf yorumladı.” Yusuf yorumladığı için çıktı demek bu. Kuşkusuz yorumun önemi yorumcunun bilgeliğiyle eş değerde.

* Rüyalara önem vermeyen tek bir öğreti yok. Ancak her devirde olduğu gibi günümüzde de yalnış mecralara çekilmesi söz konusudur.

* Bilim; kendi kuralları çerçevesinde rüyaları ele almış ve “bastırılmış isteklerin dışa vurumu” olduğunu söylemiştir... Ancak gelenek, rüyaların gerçekle bağlantısına güçlü vurgulamalar yaparak onu varoluşsal bir perspektife yerleştirmiş.

* Sadıklar Planı Bilgileri “rüyalara” önem veriyor. Sadıklar Planı Bilgilerinde “rüyalarınızı heba etmeyin” öğüdü öne çıkıyor. Aynı öğüt Asya bilgeliğinde de var. Çok ufacık bir kırıntı rüyanın bile not edilmesi, unutulmaması öğütleniyor.

* Sadıklar Planı Bilgilerinde, insanın ruhu ile ilişkisinin hayati önemi ifade edilirken, söz konusu ilişkinin  yüzde 5 lik bir alana sıkışmış olduğuna dikkat çekiliyor. İnsanın kendi ruhuna/özüne dokunabildiği yüzde 5lik iletişim olanağının bir ayağının rüyalar diğerinin ise sezgiler olduğu belirtiliyor.!

* Türkiye Metapsişikler ve İlmi Araştırmalar Derneğinin kurucusu Dr. Bedri Ruhselman’ın öncülüğündeki “Tekamülcü Ruhçuluk” akımı bu gerçekten kaynaklanmış idi. Ruha odaklanmayı sağlıyacak araştırmalar üzerinde yoğunlaşılıyor, varlıksal gerçekler, insanın yaratılış amacı, bu yol üzerinde keşfedilmeye çalışılıyordu. 

* Maddenin sunduğu olanakları biçimliyen insanoğlu, uygarlığı böylesine baş döndürücü bir düzeye yükseltmişken neden hala bu derecede bencillik, yalan, sömürü, zulüm ve vahşet kol geziyor diye düşünmeyenimiz var mı acaba? Üstelik “insanlık değerleri” adı altında toplanan onca düşünce ve davranış lüksüne sahip olunduğu halde.! Yüce Yaratıcı, alemleri yarattıktan sonra ona Ruhu’ndan üflemiştir diye anlatılır yaratılış mucizesi. İnsan elinden çıkma bu muazzam uygarlık göz alıcı maddi donanımları içine henüz ruhundan üfliyememiştir ne yazık!.

* Yukarıda da belirtildiği gibi ilksel kültürlerin temel ekseninde rüyalar bulunuyor; Avustralya’nın ilkel yerli halkı Aborjinler’in düşlere verdiği önem hakkında Atlas Dergisi’nin Ocak 2007 sayısında çok ilginç bir haber yayınlandı.. 40.000 yıllık geçmişi olduğu ileri sürülen Kakadu’daki ünlü kaya resimlerinin rüya kayıtları olduğu ima ediliyor. Uygar dünyanın ruhsuz bağrında (!) ruhunu keşfetmiş ilkel bir halk!!

                                                                               * * *    

* 1960 yıllarında dünyada esen Carlos Casteneda fırtınasında da Yakui yerlilerinin ata kültürü içinde rüyaların önemi dikkat çekmişti; Yakui kültüründe olduğu gibi bütün yerli kültürlerde rüyaların çok önemli yer tuttuğu bilinmektedir.

* Sufilerde de önemli; hatta ilham ve vahiy kaynağı olarak da kabul ediliyor ve gösterdiği yönde hareket edilebiliniyor.

* Hz Muhammed’in rüyalarla da vahiy gelebileceğini söylediği biliniyor.

* Osmanlı imparartorluğunun kuruluşu Osman Bey’in rüyasına dayanır ve Tarih, uygarlık habercisi bu rüyayı Osmanlı’nın tarihine önsöz gibi koymuştur.

* Nabukadnezar’ın rüyası bugünkü dünya siyasetinin çözümlenmebilmesi için halen gizemcilerin başucunda duruyor. (Aytunç Altundal, Gül ve Haç Kardeşliğ, Ekim 2003, Ankara)

* Kabbala rüyalara ve yorum aşamalarına özel önem veriyor. “Yaşam yalnızca bir rüyadır” diyor. (Kabbalah, Yahudi Gizemi, Arzu Cengil, Mayıs 2003, Ayna yayınları, İstanbul)

* Hz Yusuf, ilahi bir misyonla rüyaları yorumladığını söylüyor.

* Ve pek çok masal, padişahın, gözünün bebeği gibi sevdiği kıymetlisi kızını, rüyasını en iyi yorumluyacak tabirciye vereceği vaadi üzerine kurgulanmıştır.

                                                                               * * *

 * Neo Spirütüalizma’nın duayeni Üstad Ergun Arıkdal, Freud’u, psikolojide bir dönemin öncüsü olarak nitelendirirdi. Psikolojide önemli bir çığır açtığını düşünüyordu ancak rüyalar konusunu cinsellikle açıklamasını hiç bir zaman onaylamamıştır. Özellikle “ağaç kovuğunu” kadın rahmi ile özdeşleştiren Freud yorumunu  asla benimsemediğini ve dahası kaba bulduğunu ima ederdi.

* Üstad’ın daha ziyade Jung’un rüya yaklaşımını benimsediğini söyleyebiliriz. Jung’un  arketiplerini önemsiyordu.

* Jung’un son zamanlarında, çalışmalarını kitap yapmaktan kaçındığı biliniyor, arkadaşlarının ısrarı üzerine yayınladığı son bir iki çalışmasında “herşeyi” açıklayamayacağı imasını yapıyor. 500 yıl sonrasının bilgilerini şimdiden açıklamanın kimseye faydası olmaz diyor. Rüyaların derinliğine inen Jung, belki de söylemeye çekindiği “garip” gerçeklerle yüzleşmiştir kimbilir?   

* Erich Fromm şöyle diyor: “Rüya, Jung’un mitolojik imparatorluğu değildir (Jung’a göre bu, kalıtımla kazanılan deneyimlerin oluşturduğu bir imparatorluktur). Ama aynı zamanda rüya, Freud’un savunduğu akıldışı kökenli ve libido destekli arzuların tatmini de değildir.”

* Ve gene Erich Fromm şöyle diyor: “İnsanlığın, tarihin başından bugüne dek yarattığı tek ortak dil, sembol dilidir. Bunu çözmek, tüm insanları ve tarihi kavramak anlamına gelir. Masallar ve mitoslarda karşımıza çıkan bu sembol dili, rüyalar aracılığıyla da her gece bizlere seslenmektedir. Ömrümüzün yaklaşık üçte biri, uykuda geçer. Ruhumuz ve bilincimiz uykuda boş durmaz, hatta uyanık halimize göre çok daha özgür ve akıllı faaliyet içine girerler. Böylece bize kişiliğimizin ve ruhumuzun gizli kalmış ya da bastırılmış yanları hakkında ipuçları verirler. Kendimizin diğer yanını (belki de gerçek yüzünü) tanımak ve bir “bütün” haline gelebilmek için, rüyaları tanımalı ve onları yorumlamayı öğrenmeliyiz. Yorumlanmamış bir rüya, okunmamış bir mektuba benzer.” (Erich Fromm, Rüyalar, Masallar, Mitoslar, Arıtan Yayınları, Kasım 1990, İstanbul)

* Freud, Jung ve Fromm, rüyaları küçümseyen düşünceye karşı bilimsel bir tavır olarak üç önemli adımdır ancak kendilerinden sonrakilerin atacağı adımlarla tamamlanacak bir skorun öncü adımları..Onların her biri belli bir sınırlama içinde rüyaları değerlendirmiş olmakla beraber şu ortak paydada hemfikirdirler: rüyalar, uyanık haldeki bilincin farkına varamıyacağı, kendimiz ve çevremiz hakkındaki gerçeklerin deşifre edildiği bilinç faaliyetidir. Kısaca bir “deşifre alanı” kabülünde birleşirler. Bilim; kadim bilgeliğin, zaman/mekan ötesinden gelen titreşimlerin rüya bilinciyle filtre edilerek, zaman vemekanın kotlarına uyumlandırıldığı bu sırlı alanı henüz tam anlamıyla keşfedememiştir.

* Günümüz filozof ve din bilgini Yaşar Nuri Öztürk’ün rüyalara karşı olumsuz bir duruşu var gibi görünüyor; Siyasete yeni atıldığı yıl, Esra Ceyhan’ın TV programında bu konuya netlik getirdi; en az 20 adet rüyasının gerçekleştiğini ifade ederek, bunlardan birisine kitaplarından birinde yer verdiğini ancak hemen ardından bir başka rüya ile veya herhangi bir şekilde(?) uyarıldığını ve sonraki baskılarında rüyayı kitaptan çıkardığını ve bir daha da böyle bir girişimde bulunmayı düşünmediğini söyledi. Hoca’ya göre bu ciddi bir konuydu! Yaşar Nuri, aslında, rüyaların ne gibi kanallaşmalara olanak tanıdığını bilmekle beraber insanların bu olanakları değerlendirebilme olgunluğunda olmadığını düşünüyordu üstü kapalı olarak.. Rüyaları bir övünme ve üstünlük aracı yaparak diğer insanları açık veya örtülü biçimlerde yermek veya yönetmek vs gibi konular onun haklı endişeleriydi. Nitekim, “rüyamda tanrı bana git şunu öldür dedi ben de öldürdüm” diyen kişilerin yarattığı trajik olaylar basında yer alıyordu zaman zaman. Rüya ve yorumlarının açıklanmaması, kişisel bir değer olarak muhafaza edilmek suretiyle ana fikrinin, fikir ve duygu dünyamızı zenginleştirmek üzere maya gibi bilincin hamuruna ilave edilmesi yeterliydi. Yaşar Nuri Öztürk, keskin bir ifadeyle “rüyalarla iş görmeyin” diyordu ama bir yandan da en az 20 adet çok önemli rüyasına da dikkat çekerken aslında rüyanın ilim gerektirdiğine, harcı alem kullanılamayacağına ve gizliliğine dikkat çekmek istiyordu ki, gelenek de zaten bu konularda hemfikirdir.

*  Kabbala, rüya yorumu ve yorumcuları hakkında açıklamalar getiriyor. Yorum ve yorumcu kendi içinde geniş bir yelpazede sınıflandırılıyor. Rüya sahibi rüyasını önce kime yorumlattıysa onunla yetinmeli başkaca bir yorum arayışına girişmemelidir! deniyor. Bütün bu önerilerin tecrübelere dayanan sonuçlar olduğu muhakkak. Rüya, yorum istiyen bir özel jurnaldir ve yorumcu onun gerçekliğine biçim veren kişi olarak gerçekten önemli bir unsurdur.

* Herzaman kitapçılarda rüya tabiri sözlüğü denilebilecek yayınlar mevcut olagelmiştir. Bunlar, eski çağlardan günümüze kadar gelmiş-geçmiş yorum birikimlerinin halkın hafızasından derlenmesidir. Rüyalara hiç önem vermiyor gibi görünsek de çok etkileyici bir rüya gördüğümüzde hepimiz cankurtaran gibi bu sözlüklere başvururuz.         

* Ezoterik felsefenin de ekseninde yer alan rüyalar hakkında kişisel düşüncelerimi kaydetmeden önce insan bedeninin teknolojisi hakkındaki düşüncelerimi not etmeliyim. Cep telefonunun icadı ve giderek olanaklarının zenginleştirilmesi beni, insan bedeninin saklı yetenek ve zenginliklerini cep telefonlarıyla kıyaslama gibi bir düşünceye yöneltiyor.. İnsan elinden çıkma bu harika alet, ilahların mucizesi olan insan bedeni ve donanımından daha mı üstün? Gece uykuya dalmak için gözlerimizi kapadığımızda pek çok kez uykuya bile henüz dalmadan gözümüzün önünden geçen pek çok görüntüyü izlemeye başlarız ve uykuya daldıktan sonra da bir filmin içindeymişiz gibi rüya görürüz. Bu mucize değil de nedir? Bir ekranımız var ve orada herzaman seyredecek pek çok film olabiliyor. Bu filmler piyasa bilim-kurgu akımını bin kez sollayabildiği gibi, teknolojinin henüz ulaşamadığı koşullarda, filmin içine girerek ve uyurken, izleme ayrıcalığı da sunuyor.... Besbelli beynimizin içinde harika bir dijital sistem veya herneyse var ve “bir yerlerden” gelen yayınların titreşimlerini alıp ekranda resimliyor. Üstelik ekran da öyle ilkel (!) bir şekilde bedenimizin veya evimizin bir yerlerine asılı durmuyor. Belki yakın bir gelecekte cep telefonları da özel bir manyetik alan yaratılarak beynimize yerleştirilebilir kim bilir? Ama biz hepimiz şu anda o gelişmiş donanımla donatılmış durumdayız zaten. Beynimizin içinde var olan manyetik bir perdede herşeyi izliyebiliyoruz. Bazen gözümüzü kapatarak ve bazen de açık olarak ve bazan da, zihinsel bir izlenim olarak: hiç görüntüsüz... Üstelik böyle bir sisteme sahip olduğumuz için ücrette ödemiyoruz, uydulara da bağlı değiliz. Uydu da biziz alet de ekran da..Aldığımız yayınlara karşın yayın da yapabiliyoruz üstelik ve kapsama alanımız da uzay/zaman ve ötesini içine alacak kadar geniş. Ama, bütün bu olanaklarımıza rağmen çok önemli bir noksanımız var, o da rüyalarımızı kullanma prospektüsüne henüz sahip olamamamızdır. 

* Yaklaşık 30 yılı aşkın felsefe tutkumuz, rüyalara odaklı bir ilerleme kaydetmiştir; kabaca bir tahminle, yaklaşık 10000 kayıtlı rüya birikimine sahip bulunmaktayız.

* Kişisel araştırmalarımız rüyaların önemini onaylamaktadır; Rüya; insanın başta kendi kendisiyle olmak üzere çok çeşitli düzey ve boyutlarla iletişime girip bilgi derleyen- değerlendiren ve sonuç çıkaran özel bir bilinç halidir. Rüya bilincinin yararları nedir? Kişiye özel bir öğreti sistemi oluşturabilmesi; insan-evren ve yaşamın nitelikli bir sentezine ulaştırma olasılığı; bilinçaltı bloklarıyla yüzleştirme yoluyla arınma gibi yararları başta olmak üzere daha pek çok yararından söz etmek mümkün.   

* Rüyaları 14 başlık altında sınıflamaya çalıştım:

Telepatik Rüyalar

Kehanet Rüyaları

Sağaltıcı Rüyalar

Beden Sinyalleri 

Kalıtımsal Rüyalar

Uyarıcı Rüyalar

Haberci Rüyalar

Kollektif Rüyalar

Bilgi/Öğreti Rüyaları

Doğa Rüyaları

Astrolojik/Astronomik Rüyalar

Kozmik rüyalar

Hipnotik Rüyalar

Spesifik Rüyalar

  

Telepatik Rüyalar: Haberleşme rüyalarıdır. Tanıdık ya da tanımadık kimi kişilerin duygu düşünce ve isteklerinin algılanması. Telepatik rüyalar sevgi ve nefret ilişkileri arasındaki çeşitli iletişim türlerinden kaynaklanabilir. Hayatta olmıyan kişilerileri de kapsayabiliyor.

Kehanet Rüyaları: Kehanet rüyaları haberci rüyalardan farklı; haberci rüya, olmakta olan olayların seyri hakkında bilgi veriyor; kehanet rüyaları ise henüz oluşa geçmemiş, ancak “yeni oluşturulacak olayların” yaratılmasını hedefleyen rüyalardır. Planlanan geleceğin bilgisini vermek suretiyle bir tür kelebek etkisi hedefler. Kehanet içeren rüyaların yüksek boyutlardan yönetildiği düşünülmektedir. Nadirdirler; Hz Yusuf gibi rüya tabiri misyonuyla vazifeli kabul edilen elçilerin yorum konusu genelde “Kehanet Rüyaları” dır. Gelenek, bu tip rüyaların çağ açan önderler ve/veya peygamberler tarafından görüldüğünü söyler. Masallara konu olan, rüyasını en iyi yorumluyacak yorumcuyu arayan, kötü yorumcunun başını vurdurmaktan çekinmeyen masal kahramanı padişahın telaşı herhalde yüklendiği tarihi misyonun sorumluluğundan kaynaklanmaktadır. Kehanet rüyaları, vaad edilen geleceğin garanti belgesi gibidir. Unutulmaması ve gerçekleşeceğine inanılması gerekiyor.

“Bazı şamanistlere göre, en kuvvetli şamanlar kadın şamanlardır. Eski devirlerde şamanlığın kadınlara mahsus bir sanat olduğunu gösteren emareler vardır. {Sakha}larda erkek şamanlar, özel cübbeleri bulunmadığı zaman, kadın entarisi ile âyin yaparlar. Özel şaman cübbesinin ‘göğsünde kadın memelerini temsil eden yuvarlak madenî şeyler’ bulunur. Umumiyetle şamanlar ve müslüman baksılar uzun saç bırakırlar...  Ateş ruhuna yağ atan erkekler, kızların giydikleri külahı başlarına geçirirlerdi.... Şamanizm geleneklerine bağlı uluslarda geleceği bildiren rüyaları da en çok kadınlar görürler. Kahramanların istikbalini haber verenler hemşireleri veya karılarıdır. Bunların kehanetleri daima tahakkuk eder. Anlaşılan ibtidaî şamanizmde kadınların rolü büyük olmuştur —İnan, Abdülkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm, 5. baskı, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, s. 89 – 90.”

Sağaltıcı Rüyalar: Sağaltım, esastan sapılmış durumlarda bilinci esas işleve odaklamaya yönelten rüyalardır. Bunlar insan bilincinin kendi kendini dengeleyen potansiyel bilgeliğiyle ilgilidir. 

Beden Sinyalleri: Kutadgu Bilig (Yusuf Has Hacip’in kutlu yaşam bilgileri) bu çeşit rüyalara dikkat çekiyor. Çalışmalarımız içinde kan anomalileri, beslenme hataları ve benzeri konularda doğruluğu onaylanmaş rüya bildirilerine raslanmıştır.

Kalıtımsal Rüyalar: Kalıtımsal rüyaya en tipik örnek; kahramanları bügun halen Rusya’da yaşayan Cengiz Han’ın sülalesinden geldiklerini ileri süren bir aileye aittir. Cengiz Han’ın torunları olduklarını bilen bu ailenin erkek çocukları 7 yaş tamamlandığında rüyalarında çok güzel bir kadını görmeye başlar ve ona aşık olurlar; bu aşk ağır bir travma ile seyrettiğinden aile kalıtımsal olduğunu bildiği bu melankolik dizi rüyalar nedeniyle çocukları önceden hazırlarlar. (Angelika Akbar Sohbetleri). Gerçekten de Cengiz H, 9 yaşındayken sevgili eşi Börti Çine’ye (Mavi Kurt) çok güçlü bir aşkla bağlanmış ve bu aşk hazin bazı olaylara rağmen ömür boyu sürmüştür. Cengiz Han’ın güçlü irade ve kişiliği, yaşadığı bu güçlü olduğu kadar travmatik aşkın anılarını kendisinden türeyen “oğullarının” genlerine aktarmıştır besbelli! Angelika Akbar, Rusya’da erken dönemlerinde tanıdığı, Cengiz Han’ın torunlarından olduğunu ileri süren genç bir adamdan dinlemiştir bu öyküyü!

Çalışmalarımız içinde bu sınıfta değerlendirilen tipik bir rüya, dedesi Birinci Dünya Harbi sırasında Balkanlar’da, müslüman Türklere uygulanan soykırımdan kaçarak Türkiye’ye yerleşmiş bir genç kadına ait. Genç kadın, olayın tarihsel periodu geldiğinde, atalarının korkusuyla rüyasında yüzleşmekte.

Uyarıcı Rüyalar: Kendimiz ve çevremizle ilgili, gündelik bilincin ıskaladığı konuların jurnallerini vererek kişiyi kendisi ve çevresi hakkında dikkate davet eden rüyalardır. Bu alana giren rüyalar, kendimizden başlamak üzere, aile çevremiz, ait olduğumuz ulus ve hatta uluslararsı ilşkilerin de jurnalerini içerebilir. Özellikle bu sınıf rüyaların uyanık bilincin kabul etmekten kaçındığı veya farketmesi olanaksız durumları bildirme misyonu, rüya bilincinin, gündelik bilinçten daha uyanık, daha serbest ve duyular üstü çalıştığına misaldir.

Haberci Rüyalar : Çeşitli amaçlarla(?) olayları önceden haber veren rüyalar.

Kollektif Rüyalar: Tarihsel sürecin ve toplumsal gelişmelerin Kollektif bilinçaltındaki yansımalarıdır. İkinci dünya harbinin çıkacağını, Yung, çok önceden anlamış; Alman halkı rüyalarında Alman savaş tanrısı Wotan’ı görmeye başlamış.

Bilgi/Öğreti Rüyaları: Bilimsel, entellektüel, sanatsal ve felsefi konulara odaklanmış zihinlerin aynı konulara odaklanmış gelmiş geçmiş ve hatta gelecek zihinlerin oluşturduğu bilgi havuzuna dahil olarak buradan beslenmeleri tarzında ifade edebileceğimiz rüyalardır.

Doğa Rüyaları: Doğa olaylarının rüya diliyle ifadesidir. Mevsim değişimleri, ekinokslar, cemrelerin düşmesi, yersarsıntıları, manyetik hareketler yanısıra yaş dönümleri nedeniyle hormon faaliyetleri değişimi gibi, doğrudan Doğa Gücü’nün faaliyeti içindeki tüm tabiat olaylarını kapsar. Bu gibi rüyaların izlenmesi ve çözümlenmesi Doğa Gücü’ne odaklanmayı güçlendirebilir; eskilerin doğa tanrıçası dediği Tabiat Ana ile bilinç ortaklığını teşvik edebilir. Gerçekten de Doğa Gücü, insanları “çocuğu gibi” algılamak eğilimindedir ve onlara zengin arşivinden “reçeteler” vermeye herzaman hazırdır. Özellikle, iklim değişiminin hızlandığı son günlerde, Doğa Ana’dan gelen uyum reçeteleri dikkat çekiyor.

Astrolojik/ Astronomik Rüyalar: Dünya-güneş ay ve gezegenlerin turları, yarattığı etkiler ve sonuçlarını bildiren; astrolojik gündemle bire bir parelellik arzeden rüyalar saptanmıştır. Burçların etkileri, güneş veya uzaydaki patlamalar ve uzayla ilgili karmaşık pek çok konu rüya bilinci tarafından gözlem cihazı gibi izlenmekte ve yeryüzünde yaratacağı etkilerle birlikte değerlendirilebilmektedir.

Kozmik rüyalar: Kozmik Bilinç’in doğası, tesir ve enerjilerin akışı, evrensel yasaların işleyişi gibi farkındalıkları içerir.

Hipnotik Rüyalar: Bir başka iradenin istek ve kontrolünde, kişi ve toplumlara yön vermek için dışarıdan telkin yoluyla yaratılan güdümleyici ipnotik rüyalar. Sonuçlarının önceden bertaraf edilebilmesi için teşhisi önemli. ..

Spesifik Rüyalar: Bilincin ve zamanın değişimi yepyeni rüya görümlerini ve yorum anahtarlarını gündeme getirebilir. İnsan ve Sistem Bilinçi arasındaki bütünleşme ve işbirlğinin ön işaretleri olarak kabul edilebilecek spesik rüyalardan söz etmek için vakit erken değil!

Sonuç: Rüya analizleri kişinin kendi varoluş farkındalığıyla ilgili çok zengin dökümanlar sunar; iyi bir analizcinin rehberliğinde hızlı aydınlanmalara olanak sağlayabileceği gibi, düzenli not edilmek suretiyle, kişisel bir gözlem ve tetkik süreci içersinde, ciddi çözümlemelere götürmesi olasıdır.    

................................................

Hülya Akdoğan

Ankara, 07.03.2007