Foto: Doğan Türker (2008)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2012

27 Nisan 2009 günü bir TV kanalında, Nasa’nın bildirisi tartışıldı. Gök Bilimi ve Din Bilimi konusunda çok değerli iki bilim insanının konu üzerine yaptıkları açıklamalar olağanüstü biçimde birbirini tamamladı.

Konu, 2012 yılında beklenen güneş patlamalarının yeryüzü üzerindeki etkileriydi. Gök Bilimcisinin bilimsel söylemi Din Bilimcisinin dağarcığına istiflenmiş Kur’an ayetlerini bir bir yüzeye çıkardı. Sonuç şu idi: 2012 yılında yerkürede birşeyler olabilir. Bilimin 2012 Raporu, Dinlerin ve kadim kehanetlerin binlerce yıl önceden bildirdiği “Kıyamet Raporu”nu bir kez daha gündeme getirdi.

Bu konu her zaman herkesi heyecanlandırmakta, ama bu kez “3 yıl” kaldığını hatırlattı bize. Güneş fırtınası beklentisinin sonuçları bilimsel açıdan çok da korkunç değildi ama sırf elektrik kesintisinin bile daha önceki yıllarda görüldüğü gibi ciddi sosyal yağmalara neden olacağı da bir gerçekti. Bilimsel görüş, beklenen manyetik fırtınanın, alınacak önlemlerle   üstesinden gelinebilecek doğal bir olay olduğunu beyan etti. Dini görüş, kıyamet alametlerinin çoktandır belirmiş olduğunu ileri sürerek, söz konusu “Kıyamet” ise eğer, Kur’an verilerine göre “O gün yeryüzü bir başka yeryüzüne dönüştürülecek” mesajını verdi.

Maya Kehanetleri, Foton Kuşağına Giriş, Marduk Geri Geliyor Efsanesi, Kova Çağına Geçiş seromonisi, Güneş Döngüsü’nün tamamlanması, Küresel İklim Değişiklikleri ve nihayet Nasa’nın 2012 Güneş Fırtınası Raporu; nereden bakılırsa bakılsın, kıyamet olgusunu hatırlatmaktadır. Binlerce yıldan bu yana insanlığın adeta kalp atışı ritmiyle getirilmekte olduğu  o Büyük Değişim Anı’nın bilgi, görgü ve deneyimine bir hayli yaklaşmış görünüyoruz!

Büyük Değişim Süreci hakkında şimdiye kadar yapılmış yorumların özünde, yokluktan - varlığa; uykudan – uyanıklığa; ölümden-dirime geçiş fikri var. Bu demektir ki, O An’a kadar dünyada hüküm süren canlılık ve yaşam kalitesi gerçek bir yaşamdan çok, şuurların karardığı, yanılsamaya dayalı, gerçeklerin örtüldüğü ve gerçeklere örtülü bir tür “letarjik” yaşamdır. Buna en abartılı biçimiyle “mezar yaşamı” benzetmesi de yapılmakta.   Kapalı şuurların doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan ayırdedebilme yetisindeki zayıflığı yanı sıra, karanlığı fırsat bilenlerce gerçeklere ve doğrulara yönelik kasıtlı tahribat, doğrunun yalnış, gerçeğin yalan ilan edilmesindeki hızlı dönüşümle birlikte, letarjik koşulların büyük ölçüde “şer ortamı”na çevrilmesinin de nedeni olmuştur.

Maddi yaşamın başlangıç ve sonu belli olan çizgisel akışı içinde, var olan olan her şey doğar büyür gelişir, eskir, bozulur, parçalanır, çürür ve ölür; değerler de öyledir, doğar büyür, parlar ve sönerler.. Varlık değerlerini korumak ve sürdürmek bir varoluş sorumluluğu olmasına rağmen entropinin çürüten etkisine direnebilmek ancak cesaret, azim ve kahramanlıkla mümkün olabilir.

Deneyimlerini halen sürdürmekte olduğumuz söz konusu dönemsel koşullarda gerçek bir yaşam ve gerçek bir mutluluktan söz etmek mümkün değildir. Haz merkezlerinin doyumu yoluyla, zaman zaman geçiçi hazlar üzerine kurulan mutluluk sanrıları gerçek mutluluk değildir. Ruhun mutluluğu, her koşul ve ortamda kendi öz-ışığının ortaya çıkması ve canlılığı bu yönde beslemesiyle mümkün olabilir. Çöplükte gül bitmek, çölde vaha yaratmak, mezarda çürümemek ve karanlıkta “fener” olmak gibi..

Entropi koşullarının insan ruhuna yaptığı yegane hizmet, belki de yokluk içinde var olabilmenin adeta tanrısal yaratım ile yarışırcasına (yaratıcısına benzemek arzusu) sergilenmesini kışkırtmasıdır. Bunu, gerçek kahramanların ve büyük fedakarların gösterdiği dirence bakarak anlamak mümkündür. Kastedilen direnç, kendi varlık özüne zerk edilmiş ilahi “söz”ü  söylemekte gösterilen inatçı isrardır.

Söz konusu süreçten aklanarak çıkmak iddiası kolay bir iddia değildir. Uygarlık adına yaratılan bir yığın “konfor”la uyuşturulmuş halde iken bunu yapabilmek gerçekten güç iş, güç işidir. Entropiye direnmek için ne kadar enerji ürettiğimizle ilgili bir sonuçtur bu. Kendi yaşam enerjisini kendi içindeki jeneratörde üretebilmiş olmaktır. Ne kadar “haz” aldığımızla ilgili bir sonuç asla değildir ve hatta ne kadar “haz” almadığımızla ilgili bir sonuçtur.

2012 Büyük Değişimi, entropik sürecin sonunu mu müjdeliyor? Bir yeniden doğuş süreci mi?.. Açık Bilgi’nin hasret kaldığımız saflığına yeniden kavuşmak mı? Sembolik anlatımın sonu ve şimdiye kadar yapılmış tüm yorum biçimlerinden tamamıyla soyunmak mı? Sonsuz yaşama doğmak mı? Mezarda olduğumuzun farkına varıp mezardan dışarı çıkmak ve gerçek mutluluğu tatmak mı?

Kısaca zamanı ve mekanı aşmak mı?

   

 

Ankara, 02.05.2009